Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» ---HÜSEYİN ARSLAN--GELENEK GELİR Mİ, EKLENİR Mİ?
31 Ocak 2015 Cumartesi 14:00
12
14
16
18
               GELENEK GELİR Mİ,İ? EKLENİR M
HÜSEYİN ARSLAN
           Bir göz görür “şeyy” söz olur, söz dimağda şekillenir, kalıba dökülür artık hâl olur. Hâlden hâle dönüşür yol olur, uyan olur, uyutulan olur, uymayan olur. Yeni bir hâl tevhide çıkmaz ise muhâl olur. İbn Haldun üstadın dediği gibi “İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine bir şeyler atmazsanız, kendi kendini öğütür.” İşte içine atacağınız tevhid temelli, sabit din ekseninde dinamik şeriat(*) çerçevesinde olmaz ise hakikat kaybolur gider. Bazen de zaman içinde oluşan katkılar ve katmanlar o duruma gelir ki İtalyan yönetmen  Michelangelo Antonioni’nin bir filminde ifade ettiği gibi “gerçeği o kadar çok yorum katmanında saklarız ki, gerçek hiç bir zaman görünmez.” olur.
           Târih şüphesiz gelenek sarmalının beslediği bir öğretmendir. Gelenek  bu kalıpta şekillenir. Belli olur, tarz olur, yönlenir, yönlendirir. Eşya ve hâdiseler bununla bilinir, temellenir. Önceki sonrakini setreder, kendi gibi yapar. Sonraki arkadakinden alır, önünü inşâ eder bazen yeni bir gelenek olur. Gelen-ek olmuş olur. Evet, evvel gelen gelir ve ek(lenen) ile gelenek oluşur.
          Gelenin bir çoğu sorgulanmaz üzerinde düşünülmez. Hele bir de akledemeyenler temsil alınırsa, silsile boyu akledilmez bu da gelenek olur. Tecdid unutulur, taklîd olur ve tabii tatsız olur. Kur’an’ın dilinde; “Hem onlara, 'Allah’ın indirdiğine (Kur’ân’a) ve peygambere (sünnetine) gelin!' denildiği zaman: 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter!' dediler. Ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu (da) bulamayan kimseler idiyse! (Yine de onlara mı tâbi' olacaklar?)” - Maide 104- ve  “Onların (müşriklere); «Allahın indirdiğine uyun» denildiği zaman onlar: «Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulunduğumuz şey'e uyarız» derler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” –Bakara 170- ‘de  ifadeleri ile kendini bulur. Sonra bir sorgulayan olur kovulur, o sorgulanır ama daha çok yargılanır. Aklına gelmez sorgulamayanların ‘ceddlerinin de sorgulamamış’ oldukları.

               Bu çerçevede nelerin ne ölçüde bütün ya da parçalar halinde alınıp yeni bir gelenek oluşturulabileceği, pek ele alınıp da özellikle kendi döneminde değerlendirilmez. Farkında olunmadan önünüze serilir bazen gelenek. Bunun en tehlikeli hâli gelenekteki zorunlu değişikliklerin benimsenemez oluşudur. Bundaki en önemli etken geçmişin kutsal ve bozulmaması gereken bir paganizm görüntüsündeki muhafazakarlıkla tanımlanmasıdır. Fakat bu durumun böyle sürmeyeceği, sürmemesi gerektiği en çok da sanatkârlar eliyle ifade edilir. Buradaki en büyük yardımcılarıysa muhayyileleri ile birlikte, târihî birikim ile coğrafyadan etkilenmeleri olmuştur. Bir misal sadedinde açmak gerekirse; eğer sürekli geçmişin muhafazası ile yeni ve köklü bir gelenek oluşabileceği doğru olmuş olsaydı, özgün bir Osmanlı mimarisinden söz edemezdik. Dolayısıyla bir Mimar Hayreddin bir Mimar Sinan veya bir Sedefkar  Mehmed Ağa çıkmazdı ortaya. Osmanlı mimarisi denilen şey de olmaz Selçuklu ve Beylikler dönemi mimarisi devam ederdi. Hatta bir önceki adımda beylikler dönemi mimarisinden bile söz edemezdik. (Burada günümüzde yeni bir camii yapıldığında, özellikle yeni bir mimarî tarzda kendini ifade etse mimarımız, “keşke Osmanlı camileri gibi bir şekle sahip olsaydı” diyenleri hatırlamadan geçemeyiz galiba. Evet yeni bir gelenek oluşturacak bir keşf-i kadîm yapmadığımızdan kaynaklanıyor belki ama en azından deneme yoluna gitmek lazım. Şüphesiz özgünlük ‘öz’ ün korunmasıyla mümkündür.)
             Mimariden bir misal ile başladık yani şehirlerin esvabı ile…İnsanınki ile devam etsek haddimizi aşmış olmayız inşallah. Bir  zaman ve zemin meselesi olan giyim-kuşamda gelenek neyimizi inşa eder acaba. Konuyu tarif etmede kullandığımız “giyim-kuşam” ifadesi bile bir ipucu verir aslında. Ademoğlu giyinir- kuşanır elbette. Önce giyinir üstüne de kuşanır desek yanlış olmaz sanırım. (Yanılma payımızı saklı tutuyoruz elbette.) Neye göre giyiniriz neye göre kuşanırız. Rabbimiz A’raf 26’da “Ey Ademoğulları! Size yücelerden, hem çıplaklığınızı örtesiniz diye, hem de bir görkem-güzellik nesnesi olarak giyim kuşam (yapma bilgisini) bahşettik; ama Allaha karşı sorumluluk bilinci örtüsü(takva elbisesi) her şeyin üstündedir. İşte bunda (da) Allahın ayetlerinden biri var ki, insanoğlu belki ders alır.” buyurmaktadır. Bağlama da uygun düşündüğümüzde en temel ilke şüphesiz “takva elbisesi=örtüsü” olmalıdır. ‘Bakışları kızmak’, ’ziynetleri göstermemek’ ancak bununla anlamlı olur. Allah’a karşı sorumluluk bilinciniz oluşmamışsa, hem her hâlinizle davetkâr olursunuz, hem de karşı cinsi öteler, ötekine dönüştürürsünüz. Bunun doğal sonucu ise iç dünyanızı anksiyeteye teslim etmektir. 
Kısa bir süre önce, üniversitede İslamî İlimler’de okuyan (işin dehşet verici yanı belki de burası)  bir genç kızın, eşime tesettür çerçevesinde söyleyip de kabul ettirmeye çalıştığı fikirler (anksiyetik durum demek daha doğru olur belki) durumu bir kez daha sorgulamaya açtı benim için. Öyle bir anlayış hâkim kılınmaya çalışılıyor ki bazı çevrelerce, kadın bütünüyle (bütün vücuduyla) örtülmeye çalışılarak buna bağlı olarak da sanki dünyada tek bir bakış çeşidi var ve bu sadece eşya ile (araçlarla) zaptolunmaya çalışılıyor. Bu ise insanın kendini her an saldırılmaya açık, karşısındakini de her an bu saldırı için sadece en uygun zamanı kollayan biri konumuna sokuyor. Bu ortamda doğal olarak insanın kendini bulması zorlaştığı gibi, ictimâî hayatın da birbirine muhtaç iki cinsten oluştuğu anlayışını çuvala koyup ağzını da sıkıca bağlatıyor ki; bir daha asla dışarı çıkmasın.
            Söz konusu görüşe göre kadının sadece gözü açılabilirmiş ama onu da bir şekilde (mesela güneş gözlüğü ile) örtse daha iyi olurmuş. Bu  doğrultuda insan hayıflanıyor, VII. yüzyılda Arap Yarımadasında güneş gözlüğünün icad edilmeyişine. Hani olabilseymiş rahat edecekti kadınlar VII. yüzyılda bile. İşin ilginç yanı bu zihin (aynen bu şekilde ifade edildiği için söylüyorum bunu da), bütün erkek gözlerinin her an karşılaştığı bütün kadınları (ve her durumda) gözüyle taciz  etmek üzere hazır olduğunu da belirtmeden edemiyor. Şüphesiz buna hazır erkek de yok değildir ama bütün herkese ve bütün durumlara teşmil etmek ancak hastalıklı bir yapının göstergesidir herhalde. Bu zihnin İslam dünyasında maalesef pratik yapılarak bir çok yerde, oluşumda ve cemaatte kendisine yer bulabilmiştir. İnsan iyi ki diyor Allahın Rasulü, Eskimolar arasına gelmemiş , yoksa bu zihniyet dünyanın bütün coğrafyalarında Eskimo giysilerini giymeye mecbur bırakırdı.
           Kur’an’ın; kadınların sosyal hayatta daha rahat davranabilme, kendini kişiliğiyle ifade edebilmesine yönelik ayetleri de çoğunlukla bağlamından koparılarak, dönemin târihî-sosyolojik şartları, gelenek ve iklim-coğrafya özellikleri göz ardı edilip yorumlara boğularak, olayın  hakikatinden soyutlanmaktadır. Bu ayetler söz konusu olduğunda, hangi haldeki kadınlara hitap etmektedir acaba. Vücudunu örtmekte tedbirsiz olana mı, alelacele bir ihtiyaç için dışarı çıkana mı, tedbirli dışarı çıkana mı, başını örtmeyip vücudunu örtene mi, başını örtüp vücudunu özellikle göğüs dekoltesini açana mı, yoksa ikisini birden açana mı? Kime karşı nasıl örtü-davranış bütünlüğünü sergileme noktasında tedbirsiz ve dikkatsiz olana mı? Yani geleneksel Arap Yarımadası ictimâî yapısında zaten örtü bütün unsurlarıyla varsa kime hitap ediyordu. Yoksa insanlar coğrafyalarına göre bir giyim şekli edinmişlerdi de, bazıları çizginin dışına çıkıp, dişiliğini kişiliğinin birkaç adım önünde mi tutuyordu da bu uyarılar gelmişti?
          Allah insana, insanüstü bir hayatı dayatır mı diye sormaz isek hâlimiz nice olur. Olsa olsa İsrailoğulları gibi olur. Kur’an’da insanlara (Mekke döneminde de Medine döneminde de) en çok da İsrailoğulları üzerinden misalleri neden verdi acaba? Musa’ya değin aşağı yukarı bin yıllık Musa’dan sonra da yaklaşık ikibin yıllık İsrailoğulları tarihinde her şey mükemmel olsaydı, insanlar kelamı bağlamından koparmasalardı bu misaller verilir miydi. O İsrailoğulları ki, hem uzun bir süreçte hem de çok kısa bir süreçte (Musa’nın levhalara muhatap olduğu  ve kardeşi Harun’u kavminin başına bırakıp geri döndüğünde büyük bir hayal kırıklığı ile karşılaştığı durumu düşünürsek)  sabit dini bile değiştirmeye yönelip  dinamik şeriatı da insanın fıtratına aykırı düzenleyebilmişler, yani bu konuda kendilerince bir gelenek  oluşturmuşlar ama bu gelenek hakikatin nasıl gereksiz ve fazladan yorumlarla alaşağı edildiğine en güzel (yani çirkin) örnek olabilmiştir. Ama nedense biz bunları hiç mi hiç üstümüze alınmayız. Çünkü biz Müslümanızdır ve asla lanetlenmiş İsrailoğulları gibi olmayız(!). Bizim de onlar gibi temayüllere sahip olabileceğimiz ve Allah’ın bizi bu konuda da uyardığı aklımızın ucuna dahi gelmez. Ne de olsa korunmuş kitap korunmuş toplum çıkarır(!) ortaya.
Hülâsâ, kimsenin giyinişine, fikrine zorla müdahil olup değiştirecek değiliz ama bırakın da hiç değilse rahatça sorgulayıp düşünebilelim. Sonuçta unutulmasın ki “insanî olan İslamî olandır” vesselam.
30.01.2015
 
 
(*) Sabit Din Dinamik Şeriat tabirini Prof İlhami Güler hocanın aynı isimli kitabından ilham alarak kullandık.
 

  Yorumlar

1 Hüseyin A 31/01/2015 16:49
Beşinci paragrafta éBakışları kızmak" değil "Bakışları kızmak" olacaktı. Düzeltir özür dileriz. H.A

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 1 Kayıt )   

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR