Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» TALHA H. ALP İLE RÖPORTAJ...
11 Eylül 2011 Pazar 19:23
12
14
16
18

 

Modernitenin zihnimizi fazlasıyla kuşattığı şu günlerde, inancıyla, ahlakıyla, onuruyla yaşamayı kendine gaye bilmiş ve alnında insanlığa örnek olan bir medeniyetin parlaklığını taşıyan Müslümanları görmek hepimize ümit veriyor. İşte Darul Hikme böyle bir amaç için kuruldu. Biz de Müslümanların zihnini işgale kapatmayı kendine meslek seçmiş bu hikmet diyarını ziyaret ettik. Derneğin kurucularından Talha Hakan Alp Hoca ile güzel bir söyleşi yaptık. Faydalı olması temennisi ile…

Aklımıza Düşünce (Tayfun Demir): Hocam öncelikle selamun aleykum.

Talha Hakan Alp: Aleykum selam ve rahmetullahi ve berekatühu.

 

A.D: Hocam Ramazan-ı şerif geldi ve geçiyor. Ramazanın girmesiyle birlikte medyada, birçok TV programında ehil olmayan ağızlardan birçok dini mevzunun sulandırıldığını görüyoruz. Siz genel manada, bu tarz tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

T.H.A: Evet Ramazan-ı Şerif Müslümanların, camiyle, namazla, Kuran-ı Kerim ile ve genel olarak din ile ilişkilerini yeniden kurduğu, tazelemiş olduğu bir mevsim… Bu bakımdan medya da sansasyon odaklı bir kurum olduğu için insanların dine yöneldiği bir mevsimde dini içerikli programlar yapmayı kendi hedefleri açısından kazançlı buluyor. Ve haliyle hemen hemen her televizyonun Ramazan’a has, ama iftar ama sahur ama başka formatta programları oluyor. Özellikle bunlar içerisinde Ramazan’a has dini tartışmaların olduğu programlar var. Bunların amacı insanlara bir şey vermekten öte Ramazan üzerinden reyting yapmak… Dolayısıyla burada din araçsallaştırılıyor. Din kendisi bizatihi amaç olmaktan çıkıyor, bu insanlar için amaçları olan reytingin aracı haline getiriliyor ki bu da ticari bir şeydir.

Bu gibi programlara katılan hocaların da düşünmesi gerekiyor. Bir defa katıldın. Orada söylemek istediğin şeyi söyledin ya da söylemeye çalıştın. Baktın ki oradaki ortamın amacı sana doğruları söyletmek değil, seni biriyle çatıştırıp senin üzerinden reyting yapmak. Bunu anladığın zaman ikinci defa bir hocanın oraya katılması doğru değil. Hadi ikinci defa katıldın, birincisinde bunu doğru anlayamadın, üçüncü defa katılması doğru değil. Yani hocanın bunu bir şekilde fark etmesi lazım…

Hoca bunu fark edemiyorsa orada bir “basiret” veya “irade” problemi var demektir. Bu gibi programlarda, yani reyting amaçlı dini tartışmaların alevlendirildiği programlarda, din ne öğrenilir, ne öğretilir, ne de herhangi bir dini mesele orada açığa kavuşturulabilir. Orada konusu din olan bir kavga yapılmış olur. Konusu evlilik olan magazin programları gibi, konusu din olan bir tartışma veya kavga programı olmuş olur.

A.D: Galiba bu konuda İmam Şafii(rahimeullah) “Din konusunda tartışan kişinin, haklı da olsa haksız da olsa, ardında namaz kılmayın.” buyuruyor. Ehl-i Sünnet ulemasının bu tarz tartışmalara bakışı da çok çarpıcı değil mi sizce?

 

T.H.A: Evet, bu tarz tartışmalar… Oraya “bu tarz” kaydı getirmek çok önemli. Mesela İmam Şafii’nin, hocası İmam Muhammed ile tartışmaları vardır. Hâkezâ yine İmam Şafii’nin, Mu’tezili İmam Bişr ile tartışmaları vardır. Dolayısıyla hangi tartışmalar doğrudur, hangi tartışmalar yanlıştır dersek; hak ve hakikat adına yapılan ve tarafların samimi olduğu tartışmalar doğrudur. Hak ve hakikatin enaniyetle, üstünlük güdüsüyle ve rekabet duygusuyla gölgelenmiş olduğu tartışmalar doğru değildir.

hakikati öğrenmek ya da öğretmek adına yapılan tartışmalara biz münazara diyoruz. Nazarların, fikirlerin karşılaştırılması… Ziya Paşa’nın da dediği gibi:

“Berika-i hakikat müsâdeme-i efkârdan doğar.”

Yani hakikatin parıltıları, fikirlerin karşılaştırılmasından doğar. Ben bir şey söylerim, sen de buna karşılık bir fikir beyan edersin. Ben söylediğimi bir delil ile desteklerim, sen de buna bir karşı delille cevap verirsen; böylece ben sana, senin fark edemediğin bir açığı sen de bana, benim fark edemediğim bir açığı ikaz etmiş olursun ki böylece yanlışa düşme ihtimalimiz zayıflar ve hakikatin kapısına ulaşırız.  Ama amaç samimi biçimde hakikati ortaya çıkarmak değilse, hakikat davasını sadece dilimize dolamışsak, oradaki hal ve hareketimiz enaniyetimizi ya da hasmımıza olan garazımızı temsil ediyorsa, bu yapılan tartışma doğru değildir. Buna da mücadele ya da mükâbere denir.

Mücadele nedir? Hak ve hakikat benim için önemli değil. Ben kendi inandığım şeyi savunmak derdindeyim. Karşı tarafın doğru söylediği de umrumda değil. Ben burada söylediklerim ile kendi konumumu haklı, karşı tarafı haksız çıkarmaya çalışıyorum derseniz, bunun adı mücadeledir. Bir de mükâbere var. Bunun kendi fikrini üstün kılmak gibi bir amacı da yok. Daha doğrusu amaç güdecek mecali kalmamış. Sadece büyüklük duygusuyla ya da hakikate karşı hazımsızlığın itkisiyle laf ebeliği yapmaktır. Bu son ikisi batıldır. TV’deki tartışmalar da maalesef bu son ikisine giriyor, münazaraya girmiyor.

A.D: Olayı medya dışına çıkarırsak, Müslümanlar arasında da bu çoğu zaman böyle oluyor. Üç-beş sayfa bir şey okuyan, maalesef din-i mübin-i İslam hakkında çok fazla ahkam kesmeye başlıyor. O halde İslami ilimler, moda tabir ile, “elitist” olmalı mıdır? Bu hususları ehliyetli alimlerin tartışması gerekmez mi?

T.H.A: Tabi elbette. Elitizm tabiri belki farklı çağrışımlar yapabileceği için yanlış anlaşılabilir ama bunun bir havâssı olmalıdır. Her meselenin bir mahremiyeti vardır ve bu ancak ilgililerin muttali olup konuşabileceği bir meseledir. Biz buna; her makamın bir makâli, her fennin bir ricali vardır, diyoruz. “Li kulli fennin rical ve li kulli makamin makâl.” Her alanın, disiplinin bir adamı, uzmanı vardır. Her makamın, her ortamın da sözü vardır. Nasıl ki her şey herkes ile konuşulmuyorsa bu da böyledir. İmam-ı Azam’a nispet edilen meşhur bir söz vardır:
“Ben ne kadar bilen insanlarla tartıştıysam bir şekilde huccetimi daha güçlü kılabildim. Ama ne kadar cahille tartıştıysam onlar bana galip geldi, ben aciz kaldım.”
Alim, cahille konuşacak ortak bir dil kuramadığı için bu böyledir. Münazarada önemli olan tek şey tarafların samimiyetleri değildir. Şayet siz tartıştığınız kimseyle ortak bir ilim dilini/terminolojiyi konuşmuyorsanız, ortak bir usul ve literatüre sahip değilseniz, onu ikna etmeniz çok zordur. Bu sebeple hem samimiyet, hem de tartışan insanların o konuda kitap okumuş, eğitim almış insanlar olması gerekiyor…

A.D: Peki buna bazı çevrelerden şöyle bir itiraz geliyor: “Siz Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfını mı yaratmaya çalışıyorsunuz?” Bu gibi suallere nasıl cevap veriyorsunuz?

T.H.A: Bu gibi söylemler insanları etkiliyor da. İlk bakışta makul geliyor. Sanki ortada dini tekeline almış bir zümre var. Din adına konuşan onlar, dini temsil makamında olanlar onlar. İki resmin ilk bakışta birbirine benzer görünmesi bizi yanıltmasın. En temel fark burada nedir?

Bir, ulema belli bir sınıfın insanı değildir. Belli bir sınıf içinde yetişmiş, belli bir sınıfa mahsus değildir. Sen şu anda çalışıp ulema olabilirsin mesela. Bunun için herhangi bir hiyerarşik yapıya angaje olman gerekmiyor. Herhangi bir ırktan, milletten, sosyal statüden, kültürden, iklimden olman da önemli değil… İslami ilimlerin ilk kurucuları dediğimiz kişilere bakarsak, dil bilimleri de dâhil, bu âlimler hep mevali denilen yabancılardır. Başka yerlerden, Basra’ya, Kûfe’ye, Medine’ye ve sair bilâd-ı İslamiye’ye gelmişler. Burada alimlerden eğitim alıp zamanla İslami ilimlerin kurucu kadrolarını oluşturmuşlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife mesela…

İki, ulema burada kendisini toplum üzerinde haram ya da helal koyan mutlak otorite olarak tanımlamıyor. Ulema sadece içtihad eder, bu da bağlayıcı değildir. Yani bir başka alim onun içtihadına karşı çıkabilir. Bizde kilise konsüllerinin toplandığı gibi ulema toplanıp bir karar aldığında bu karar din haline gelmiyor. Kesin bir icma olmadıkça ulemanın içtihadı bir başkasını bağlamaz. Ancak avam dediğimiz sıradan insanlar mutlaka bir âlimin içtihadına tâbi olmak durumundadır. Yani âlim naslarla avamı buluşturan bir köprüdür. Avam naslarda meselesinin çözümünü bulamayınca –ki bulabilecek kapasitesi olmadığı için avamdır- bir bilenin kapısını çalacak. Bu bir bilene biz âlim diyoruz. Ölçü nedir? Kur’an, sünnet, sahabe ve selefin önderliği, keza Arap dili ve usul bilgisi… Bu soyut bir şeydir. Bunu belli bir yöreye, belli bir sınıfa hasredemezsiniz.

Bu gün mesela Cidde’de fıkıh konseyi var… Dünyanın dört bir yanında benzer konseyler var… Buralarda alınan kararlar dünya Müslümanlarını bağlamaz. Bir âlim o kararı inceler, aklına yatarsa uyar. Biz buna taklid değil ittiba diyoruz. Uymazsa, kendi içtihadına ya da başka bir görüşe göre amel eder. Ama kilise böyle değildir. Onlar akideyi bile konsülleri ile belirlerler. Bu çok temel bir farktır. Biz ancak alimler tartışabilir derken meselenin mahremiyetini korumaya çalışıyoruz. İkincisi derinliği korumaya çalışıyoruz. Üçüncüsü bizim hakikate ulaşmak gibi bir kaygımız var. Bizi o hakikate ulaştıracak yollar var. İşte bu yolları bilen insanlar âlimler olduğu için biz bunu savunuyoruz. Aksi takdirde, o yolları, kanalları, o örgüyü çözememiş insanlar kalkıp bir-iki kitap okuyorlar, ansiklopedi karıştırıyorlar-ki bu ansiklopedici kültür bize ait bir kültür değil- bir iki bilgiyle insanların kafasını karıştırıyorlar. Bu kafa karışıklığı da hak ve hakikate ulaşmaya engel oluyor. Ortaya birbirine benzer onlarca görüş, fikir çıkıyor. Ve haliyle hakikati perdeliyor. Bir insanın bu kadar fikri eleye eleye hakikati bulması çok güç. Kaygımız bundan ibarettir. Ayrıca ulemanın açık ve net literal referansları vardır: Kuran ve Sünnet. Kaynaklara bağlı kalır, kendisini kaynaklaştırmaz. Ruhban sınıfının açık ve mutlak referansları yani bağlayıcı nasları yoktur. Haliyle ruhban sınıfı hıristiyanlık üzerinde mutlak surette yetkindir, hakimdir.

A.D: O zaman şöyle diyebilir miyiz? “Eski içtihadlar külliyen yanlıştır, ben yaptım tek doğru budur.” diyen kimseler biraz daha kiliseye benziyorlar. Çünkü kilise sürekli diğerlerini dışlayıp, dinden saymayıp, tek bir doğru kabul ediyor.

T.H.A: Bu açıdan ilginç bir paralellik var. Ayrıca modern tutum Protestanlığı andırıyor. Ne Katolikliği ne de Protestanlığı kendimize model alalım. İslam’ın kendi kaynakları, dinamikleri ve rehber nesli var. Rehber nesle sahabe diyoruz ki Hazreti Peygamber ile aramızda köprü nesildir. Bu nesli örnek alarak idrakimize kıvam kazandırıyoruz. Ulemayı rehber edinen ümmet/cemiyet modeli bu idrakin eseridir. Bunu ruhbanlığa benzetenlerin yaptığı meseleyi çarpıtmaktır.

A.D: Biz daha çok gençlere hitap eden bir web sitesiyiz. Malumunuz olduğu üzere İslamcı gençliğe birileri tarafından sürekli, okumak tavsiye ediliyor. Bu güzel bir şey elbette... Ancak neyi okumalı, nasıl okumalı? Burası biraz ihmal ediliyor.

T.H.A: Bir okuma bilinci yok yani.

A.D: Evet bir okuma bilinci yok. Bu hususta ne buyuruyorsunuz? İslamcı gençler ne okumalı? Nasıl okumalı?

T.H.A: Okumak belli bir usule istinad ediyor, belli bir bilinç çerçevesinde gerçekleşiyorsa önemlidir, gereklidir ve değerlidir. Âlim, okuyarak olunur. Ancak âlimin okuması ve tahsili ile modern okuma çok farklı… Alimin henüz talebelik sürecinde başlayan okuması, tahsili hoca gözetimindedir. Bir arkadaş çevresinde, müzakere ile gerçekleşir. Ancak modern okuma yalın metin okumasıdır.  Ölü bir metni okumadır ve bunda müzakere yoktur. Alırsın bir kitabı, bir köşeye çekilirsin, sabaha kadar bitirirsin. Bu şekilde son derece abur-cuburcu, obur kitap okurları var. Birçok şeyi biliyorlar. Birçok şey hakkında konuşuyorlar. Ancak hiçbir zaman bildikleri, konuştukları şeyleri bütünleyip, hakikatle aralarına köprü kılamıyorlar. Kafalardaki amalar, soru işaretleri çoğalıyor ve o ilk günkü, okumadan önceki berraklılarını kaybediyorlar. Bu okuma kaos getiren bir okumadır. Bu okuma insanı okudukça itmi’nana götüren bir okuma değildir. Kafada beliren kaos amele de yansımaktadır. Keza okuyucuyu Müslümanlarla da problemli hale getirmektedir. Tarihle ve kişinin kendi inancıyla da problemli kılmaktadır. Biz bu okumanın problemli olduğunu en başta amelî tezahürlerinden anlıyoruz.  Üstelik modern metinler de problemlidir. Köklü bir tefekkür geleneğine intisabı olmayan, ortak ilim dilini temsil etmeyen mahza subjektif bir metin var ortada. Yer yer kurgular, formülasyonlar cazip gelebilir ama metnin bizi hakikatle temas ettirmek gibi bir misyonu olmalı. Hakikat kaygısı silikleştiği için metnin referansları, akıl yürütme sisteminin tutarlılığından çok, diline, kurgusuna ve bilumum telif gücüne takılıyoruz. Doğru-yanlış kavramlarından çok iyi-kötü, güzel-çirkin kavramları zihnimize hakim. O kadar ki güzellerimiz “iyi”yi, iyilerimiz de “doğru”yu belirliyor. Yani biraz fazla romantik, biraz fazla duygusalız.  Bu okuma ayrıca rehbersiz ve muallimsiz bir okuma olduğu için de problemlidir. Halbuki kendi kaynaklarımıza (hocamız bunun Kur’an ve sünnet olduğunu vurguluyor A.D) ve tarihimize baktığımızda okumamızda muallim vardır. Ve ilk muallim efendimizdir. “Yuallimuhum’l kitab” bu ayet Kur’an’da üç yerde geçer. (Bakara, Al-i İmran, Cuma sure-i şerifeleri…) Peygamber onlara kitabı öğretir, talim eder diyor. Yani Kur’an-ı kerim efendimizin öğretmesiyle sahabelere aktarıldı. Böyle modern bir okumaya tabi tutulmadı. Yani sahabe Kur’an’ı o gün köşesine çekilip, okumaya kalksaydı İslam daha ilk devirden sabote edilmiş olurdu.

A.D: Siyahı, beyaz iplikten ayıran sahabe örneği gibi mesela…

T.H.A: Değil mi? Demek ki muallimli ve müzakereli okuma var. Müzakereli okumayı sahabenin hayatında görüyoruz. Hz. Ömer, Efendimiz’in kendisini kardeş ilan ettiği, Ensar’dan olan sahabiyle nöbetleşe olarak Efendimiz’den Kur’an’ı öğrenmeye gittiğini görüyoruz. Birinin gitmediği gün, diğeri gitmeyene öğrendiklerini öğretiyor. Müzakereli, muallimli ve “mütevazı” okuma biçimidir bizde asıl olan. Detayları konuşulabilir.

A.D: Kitap ve okuma demişken, siz bazı eserlerimizi dilimize tercüme ettiniz. Bu eserlere bakınca çok farklı dallardan farklı kitaplar görüyoruz. Kelam’da Şerh’ül Akaid, Usul-ü Hadis’te İmam Birgivi, Tasavvuf’ta Mektubat-ı Rabbani, Mantık’ta İsa Goci gibi…Eserlerinizi neye göre tercüme ediyorsunuz?

T.H.A: O eserleri tercüme ettiğim 1995-2000 yılları arası olan süreçte ben medresede hocalık yapıyordum. Dolayısıyla bunlar bizim okuyup okuttuğumuz kitaplardı. Haliyle sen o kitaplar hakkında müzakereler ve mütalaalar yapıyorsun ve bunların sonucunda o kitaplar hakkında mülahazalar ediniyorsun. Haliyle bunları bölgedeki diğer hocalar ve talebeler ile paylaşma isteği doğuyor. Bu sebeple kitaplaştırıyorsun. Daha sonra Mektubat’ı tercüme ettik. Biz uzun yıllar tarikat eğitimi aldığımız için öteden beri mektubat okurduk. İmam Rabbani’ye, kelamcı olması hasebiyle benim ayrı bir ilgim vardı. Bu bizde Mektubat’a dair bir altyapı oluşturdu. Yasin Yayınevi’nden de ısrarlı bir teklif gelince alt yapı üst yapıya kavuştu. 

A.D: Bazı çevrelerden, Maturudi olan Nesefi’nin metnine Eş’ari olan Taftezani’nin yazdığı şerh neden okutuluyor gibi bir itiraz getiriliyor. Siz de bu şerhin mütercimi olarak bu soruya ne cevap veriyorsunuz?

T.H.A: Bunu şöyle de sorabiliriz: Bu topraklarda neden Eş’ari aleyhtarlığı var? Aslında bu topraklarda Eş’ari aleyhtarlığı yenidir. Cumhuriyet dönemine tekabül eden ulusalcı-Kemalist bir söylemdir.  Eş’ariliğin Gazalisi vardır. Gazali’nin felsefeye eleştirisi vardır. Bu sebeple bu çevre Eş’ariliğe saldırmaktadır. Mesela Kemal Alemdaroğlu… 28 Şubat’ın atlılarından… Bu kişinin bir beyanatı var. Diyor ki: Bunlar Gazalicidir. Biz İbn-i Rüşdçü olamadık. Yani İslam Tarihi’nde bu damar beslenmedi. Bilimi yıkan(!) Eş’arici damar beslendi.” Çünkü Gazali, Eş’ari… Asıl mesele Eş’ari ekolün ısrarla yaptığı felsefe eleştirisidir. Sadece Gazali değil. Şehristani, Fahreddin Razi, Amidi, Beyzavi… Ciddi manada felsefe eleştirisi yapmışlardır. Dolayısıyla onlara göre Eş’arilik felsefeyi durdurmuştur.

İkincisi ise insan iradesi hakkında spekülatif yorumlarıdır. İmam Eş’ari’nin Cebriyeci olduğunu savunurlar. Modern zamanda insan özgürlüğü ve iradesinin kutsanmasından dolayı, Eş’arilik gibi insan iradesi ve yaratıcı iradesi arasında dengeyi yaratıcı lehine kuran bir teori onların işine gelmiyor. Bu modern söyleme ters geliyor. Bu sebeple Eş’ariliği hazmedemez modern söylem. Peki Maturudi’yi hazmedebilir mi? Elbette hayır. Burada Maturudilik, Eş’arilik taşlanırken sığınılan bir siper gibidir. Düpedüz Matüridilik istismarı…

A.D: Bu modern projenin bir ayağı ise bazı ideolojilerin İslam’la bağdaştırılmaya çalışılması değil midir aslında? Mesela Sosyalizm… Bazı yazarlar özellikle Ramazan ayında yaptıkları çıkışlarla bunu hedeflemiyorlar mı? Mesela bir tanesi: “Aslında ateistler mollaların anlattığı Allah’a inanmıyor. Emeğin ve adaletin tanrısına hepimiz inanıyoruz.”  diyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

T.H.A: Emeğin ve adaletin tanrısı gibi bir söylemin Kureyşliler’in helvadan yapıp taptıkları putlardan bir farkı yoktur. Allah’a iman, inandığımız ve uğruna savaş verdiğimiz değerler uğruna oluşan bir inanç değildir. Emek, özgürlük gibi idealleştirdiğin değerler uğruna şekillenen Allah tasavvuru Hasan Hanefi örneğinde olduğu gibi bir yerde sos verir. İnsanlar neye muhtaçsa Allah odur diyor Hanefi. Ekmeğe muhtaçsa haşa Allah ekmektir mesela…  Bu bir iman değildir. İman, varoluşsal olarak kendisine derin aidiyet duyduğumuz, fıtratımızda kendisini hissettiğimiz bir Yaratıcı’ya bağlanmaktır. Bu yaratıcı inancını kendi içimizde hissetmekle beraber bir peygamber ile keşfederiz. O hissi keyfe keder değil, bir peygamberin diliyle terennüm eder, sahih bir iman-akide haline kavuştururuz. 

Adalet tanrısı, emek tanrısı dediğiniz zaman tanrı, adaletin ve emeğin referansında ortaya çıkan güdümlü bir şey halini alıyor. Burada tanrıya tanrılığını veren şey bizim adalete ve emeğe olan inancımız, bağlılığımız… Tanrı burada imanın gayesi değil, sıradan bir sonucudur. Ha diyeceksin ki hocam deliller var. İsbat-ı vacip delilleri kelam kitaplarında görüyoruz. Ancak delillerle Allah’ı bulmak başka şeydir, kendisi uğruna, hayatımızı feda ettiğimiz şeyler uğruna Allah’a inanmak farklı bir şeydir. Çünkü delil bizden bağımsızdır. Onunla aramızda kopmaz bir bağ yoktur. Deliller bizi kendisine bağlayan gayeler değil, gayemize ulaşmamız için bize rehberlik eden göstergelerdir.

A.D: Peki hocam. Modernizmin kıskacında olan gençlere ne tavsiye ediyorsunuz?

T.H.A: Modern söylemin büyüsüne kendilerini kaptırmasınlar. Tevazu, edep ve sabrı kuşanarak biraz durup düşünmelerini, bugüne kadar öğrendiklerinden bir anda hemen şüphe etmemelerini, bilakis kendilerine telkin edilen modern söyleme şüphe ile yaklaşmalarını tavsiye ediyorum. Modern söylemin kutsallaştırdığı kavramları hiç değilse objektiflik adına tahlil ve tenkit etsinler. Emek, adalet, özgürlük, insan hakları gibi kavramların modern söylemde neye denk düştüğüne baksınlar. Bunlar biraz irdelendiğinde ardındaki fetişleştirilmiş kompleks güdüler görülecektir. Bunun için sabır gerekli. Zaman gerekli. Suyu tersine akıtmak kolay değil. Bu iradeyi, azmi, gözü karalığı gösterebilirse müslüman genç, başta farkına varamadığı yahut başta kendisinin dahi burun kıvırdığı bazı dini hükümlerin zaman içerisinde, zihninde daha berraklaşacağını görecektir. Ben kendimden biliyorum bunu. Zaman zaman modern söyleme çok vurucu bir metin ya da güçlü bir retorik üzerinden tanık olduğumda içimde şu ya da bu ölçüde halecanlar oluşuyor. Ancak biraz durup düşündüğünde söylemin mesnetsiz, tutarsız ve güdük tarafı ortaya çıkıyor.


  Yorumlar

1 tespih 2011-10-15
Akademisyen olmayan bir hocadan akademik olmayan bir metin.Bu bir eleştiri değil bilakis iltifat.

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 1 Kayıt )   

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR