Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» TALHA CAHİT - GAZÂ; GAZİ VE AKINCILAR
07 Temmuz 2012 Cumartesi 10:39
12
14
16
18

 

-BAHADDİN YILDIZ AĞABEYİN AZİZ HATIRASINA-

 

      Moğol Ordusunun Selçuklu birliklerini tam bir bozguna uğrattığı Sivas yakınlarındaki Kösedağ savaşından (1243) sonraki İslami siyasi durum, Anadolu Müslümanlarının zihin haritasının yeniden şekillenmesine yol açmıştır. Sultan Alp Arslan’ın 1071 Malazgirt zaferiyle Müslümanlara açılan Anadolu kapıları ve ardından 150 yıl süren görkemli Anadolu Selçuklu dönemi, Kösedağ savaşı sonrası Moğol talanı nedeniyle ağır bir yıkım sürecine girmiştir. Ekonomik ve sosyal sonuçları itibariyle İstanbul’un fethine kadar (1453), tam iki asır sürecek bir fetret hayatı söz konusudur. Anadolu’nun uğradığı bu Moğol felaketi, haçlı ittifakının yapamadığı ekonomik ve siyasi çöküntüyü meydana getirmiş, doğu-batı dengesinde, doğunun üstünlüğünün kesin bir şekilde batıya geçmesini sağlamıştır.

       Yüksek bir İslam kültür ve medeniyeti olan Selçuklulardan geriye kalan bu kaotik duruma karşı Anadolu insanının Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum şeklinde örgütlü yapılanmalara sahip olması, İslamın bu topraklardaki devamlılığının bir teminatı olmuştur. Aynı zamanda bu oluşumlar, Anadolu topraklarındaki İslam olgusunu geleceğe taşıyan temel unsurlardır. Bu oluşumların içinde Selçukludan Osmanlıya uzanan ve kaynağının Hazreti Peygamberin gazvelerine dayandıran gazâ ve gazilik misyonu, cihad ve mücahidliğin bir formu olarak öne çıkmaktadır. Öte yandan biz biliyoruz ki, Hazreti Adem aleyhisselamdan günümüze bütün Mü’minlerin yeryüzünde bulunmalarının tek bir gayesi vardır: Allah’ın kelimesini yüceltmek, yeryüzünde zulmü ortadan kaldırmak, adaleti hakim kılmak. Tarih boyunca bütün cihad hareketlerinin gayesi bu olmuştur. Gazâlara bunun için çıkılmış, gaziler ve akıncılar bunun için yılmadan mücadele etmişlerdir. Buradan hareketle i’la-yı kelimetullah yolunda gazâ, gazi ve akıncıları geçmişten günümüze değin irdelemek yerinde olacaktır.

            İ’la-yı Kelimetullah

            Allah’ın kelimesini yüceltmek demek olan i’la-yı kelimetullah, “lâ ilahe illallah” kelimeyi tevhidini bütün cihana duyurmak ve Allah’ın son dini olan yüce İslam’ı bütün insanlığa ulaştırmaktır. İ’la-yı kelimetullah uğrunda yapılan her faaliyet, cihaddır. Tevbe suresinin 40. ayetinde Rabbimiz, kâfirlerin sözünü alçalttığını beyan ettikten sonra “Ancak Allah’ın sözü yücedir” buyurmuş ve hemen ardındaki 41. ayeti kerimede de müminlere “Size kolay da gelse, zor da gelse hepiniz cihada çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Bilseniz, bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır.” buyurmuştur. Bu ayeti kerimenin fermanına gönül veren müminler bütün bir hayatları boyunca i’la-yı kelimetullah için gayret etmişler, gazi ve şehid olmuşlardır.

       Efendimizin vefatından sonra sahabeyi kiram, dünyanın dört bir yanına gidip ömürlerini tebliğ ve i’la-yı kelimetullah davasına adamışlardır. Veda haccında Efendimizi dinleyen 120.000 sahabeden ancak 20.000 kadarının kabrinin Harameyn’de olması, sahabeyi kiramın hayatlarını tebliğ ve i’la-yı kelimetullah davasına adamışlığının bir göstergesidir.

         Kuzey Afrika’yı fetheden Utbe bin Nafi (r.a.), atını Atlas okyanusuna sürer ve “Ya Rab! Karşıma şu uçsuz bucaksız deniz çıkmasaydı, senin yüce adını çok ötelere götürürdüm.” diyerek yüreğindeki i’la-yı kelimetullah heyecanını terennüm eder.

             Musa bin Nusayr’ın azadlı kölesi olan Tarık bin Ziyad, Endülüs’e çıkınca gemileri yaktırır. 7.000 askeri ile 90.000 kişilik orduyu mağlup eder. Sonra kralın sarayına girip, hazine odasındaki elmas, altın ve gümüşlere basarak tarihe geçen şu sözleri söyler: “Ey Tarık! Dün boynu tasmalı bir köle idin; Allah seni hürriyete kavuşturdu. Sonra bir kumandan oldun. Bugün, Endülüs’ü fethetmiş bir kumandan olarak kralın hazinelerine sahip bulunuyorsun. Ama unutma ki, yarın da toprak olup Allah’ın huzurunda olacaksın!”

Osmanlı’nın da kuruluştan beri temel gayesi i’la-yı kelimetullah idi. Yapılan savaşlar hep bu uğurda oluyordu. Nitekim nasihatleri ile Osmanlı Sultanlarının yolunu aydınlatan Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye olan nasihatinde savaşın gayesinin yaşatmak ve insanları Allah’ın diniyle diriltmek olduğunu şu sözleri ile ifade ediyor: “Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.”

                Osman Gâzî’nin de: “Gâyemiz, kuru bir cihangirlik değil, i’lâ-yı kelimetullâhtır!” şeklindeki son sözleri, bütün sultanlara rehber olmuş, bu gayeyi ifade sadedinde Fatih Sultan Mehmed Han şu beyti terennüm etmiştir:

            İmtisâl-i «câhidû fillâh» olupdur niyyetüm

            Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretüdür gayretüm

            “Niyyetim; «Allâh yolunda cihâd ediniz!» emrine riâyet etmektir. Gayretim de, İslâm dîninin hâlis ve ulvî gayretidir.”

             Orhan Gâzî de, oğlu Murâd’a: “Osmanlı’ya iki kıt’a üzerinde hükmetmek yetmez! Zîrâ i’lâ-yı kelimetullâh  azmi iki kıt’aya sığmayacak kadar büyük bir dâvâdır! Selçukluların vârisi biz olduğumuz gibi Roma’nın (Avrupa’nın) da vârisi biziz!...” buyurarak i’la-yı kelimetullah ufkunun ne kadar geniş olduğuna dikkat çekmiştir.

              Bir dünya haritasına bakan Yavuz Sultan Selim, “Bir hükümdar için eh, neyse, ama iki hükümdar için az...” diyerek dünyanın tek bir Tevhid bayrağı altında idaresini hedefleyen yüce mefkûresini göstermiştir. Mısır seferinden sonra Kahire’den İstanbul’a dönerken, “Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!” diyen Yavuz’un doyumsuz fetih arzusunu şair Yahya Kemal ne güzel ifade eder:

Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel;

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî!

               İ’lâ-yı kelimetullah heyecanının bir neticesi olarak Yıldırım Beyazıt, kuşatma altındaki Niğbolu kalesine şimşek gibi girip “Bre Doğan, dayanın işte geldik...” diye haykırmış ve yine şimşek gibi kuşatmadan ayrılmıştı. Peşine düşen kolluk kuvvetleri, atının rüzgârına bile yetişemezler.

               Yine i’la-yı kelimetullah heyecanını yüreğinde duyan bir levend, Barbaros Hayreddin Paşa’nın Preveze Deniz zaferini padişaha iletmekle vazifelidir. Sarayburnu’nda gemiden inen levend, bu büyük muştuyu bir an evvel padişaha arz etmek için atını dörtnala koşturur. O esnada Kanuni, sarayın balkonunda onu izlemektedir. Süratle padişahın yanına gelen yiğit asker, atının mahmuzlarını çekiverince at şaha kalkarak etrafında daire çizer. Askerin bu heyecanından memnun olan Kanuni mütebessim bir çehre ile: “Levendim, pek yaman bir küheylana binmişsin.” deyince bu yağız levend: “Sultanım, Akdeniz de yaman bir küheylan idi. Lakin biz onu uslandırdık.” diyerek yüreğindeki iman ve gazâ coşkusunu ve zafer müjdesini haykırmıştır.

                  Gazâ ve Gazi

                  Âşıkpaşazâde, Fatih’in Trabzon seferi sırasında bir elçilik heyeti ile yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun ile genç Padişah arasında şöyle bir konuşmanın geçtiğini zikreder:

                Sara Hatun eyidür: “Hay oğul! Bir Durabuzun çün bunca zahmatlar çekmek nedür”. Padişah cevab verdi kim: “Ana! Bu zahmatlar Durabuzun çün degüldür. Bu zahmatlar dîn-i İslâm yolunadur kim ahretde Allah Hazretine varıcak hacil(utanç içinde) olmayavuz deyüdür. Zirâ kim bizüm elümüzde islâm kılıcı vardur. Ve eger biz bu zahmatı ihtiyar etmesevüz bize gazi demek yalan olur.”

             Öte yandan Osmanlılar komşu Müslüman beyliklerle çatışmayı, “mâni-yi gazâ” ile savaşmanın da gazâ olduğunu öne sürerek haklılaştırmışlardır.

                  I. Murat Rumeli’ndeki bir sefer dönüşü Edirne’de Karamanoğlunun saldırısından haberdar olunca şöyle der: “Şu ahmak zalimin yaptığı işleri görün. Ben din gayretiyle Allah yolunda, bir aylık mesafede kâfirler içine girdim; ömrümü gece gündüz gazâya verdim; çok mihnet ve bela çektim. Hâlbuki o gelip Müslümanları yağma etti. Ey Gaziler! Ben nasıl cihâdı bırakıp Müslümanlara kılıç çekeyim.”  Yine II. Murad’ın İzladi ve Varna savaşlarına dair anonim Gazâvatnâme’de, II. Murad’ın Karamanoğlu’nun Bizans ile ittifakı karşısında meseleyi ulemaya danışması anlatılır: "“... efendiler ne buyurursunuz, bir adan kâfir ile arka bir edüb ümmet-i Muhammed’i rencîde ve paymâl eylese, şer’an ne lâzım gelür dedikde, ‘ulemâ cevâb verüb eyittiler kim, çünkü öyle olıcak, ol kâfirdir...”

                Gazâ ve gazi kelimeleri esasında cihad ve mücahid yerine kullanılmıştır. Ancak, 16. yüzyıldan itibaren cihad kelimesi tercih edilmiştir. 12. yüzyılda Şam’da yazılmış olan Bahrul Fevaid adlı eserde, saldıran düşmanı uzaklaştırmak cihad (farz-ı ayın), uzaktaki düşman üzerine muhtelif sebeplerle yürümek gazâ (farz-ı kifaye) olarak tanımlanmıştır.

                Gazilik anlayışının etkili şekilde yer aldığı, izahının yapılıp, manevi değeri üzerinde durulduğu Osmanlılarda, mevcut en eski kaynak olan ve eserini bazen “Gazâvatname”, bazen da “gaziler tarihi” olarak adlandıran Ahmedî’ye göre gazi, Allah'ın yeryüzünde şirki kaldırmak için kullandığı bir silah ve hizmetkârdır. Allah'ın kılıcıdır, Müminlerin hamisidir: Allah katında ebediliğe ulaşır.

         P. Wittek’e göre Batı Anadolu'daki uç beylikleri gazi teşkilatından doğmuştur. Hepsinin gayesi fetihtir. Başlangıçta küçük bir uç beyliği olan Osmanlı Beyliği, coğrafi konumu ve Bizans'a sınır komşusu olması nedeniyle daima cihad halinde olmuş, buna bağlı olarak da gazâ ruhunu hep canlı tutmuştur. Görüldüğü gibi, Selçuklu ve Osmanlılarda devleti oluşturan temel dayanak gazâ düşüncesi ve gazilik ideali olmuştur.

            Tarihi geleneğe göre, Osmanlı gazilerinin başlıca özelliği başlarına giydikleri ak börktür. Nitekim Aşık Paşazade Bursa fatihi Orhan Bey'i şöyle tavsif eder:

           "Gazâ için ak börk gayüptür/ Yüzü ak işi sağ Orhan Gazi/ Ne giyse Yaraşur Orhan Gazi/ Aşık Paşa zamanında idi gazi”.

           14. yüzyıl başlarında Batı Anadolu’daki önemli beylerden Aydınoğlu Umur Beyin Birgi’deki Ulucami kitabesinde bulunan unvanları arasında “el-emirul-kebir el-gazi” ile türbedeki kitabede “es- Sultanul-guzat el-mücahid” unvanları yazılıdır. Sonuç olarak gaziler, daha önceki dönemlerin Alpleri ve Osmanlının akıncılarından başkası değildir.

            İstanbul’un fethinden sonra gazâ ruhu bizzat Fatih Sultan Mehmet’te ve Avrupa kıtasındaki sınır boylarındaki akıncı birliklerinde devam etmiştir.

         Öte yandan i’la-yı kelimetullah ideali ve anlayışı, 16. yüzyıl kaynaklarında bolca işlenmiş, ferman ve hükümlerde yer almıştır. Osmanlının son dönemlerinde de gazâ ve gazilik anlayışı varlığını sürdürmüştür. Bu bağlamda, II. Abdülhamit Doksanüç Harbinden dolayı şeyhülislam Hayrullah Efendinin fetvasıyla gazi unvanını almış, tuğrasına ve devrinde basılan paralara bu unvanını koydurmuş, hutbelerde okunması için ferman çıkartmıştır.

          Yine, Pilevne’yi savunmasıyla adı tarihe geçen Osman Paşa ile Doğu Anadolu cephesi kumandanı Ahmet Muhtar Paşa’ya Sultan Abdülhamit tarafından gazi unvanı verilmiştir. Son olarak, Mustafa Kemal’in gazi unvanını aldığını, işgale karşı gösterdiği direnişten dolayı Antep’e gazi unvanı verildiğini biliyoruz. Ancak, gelinen noktada gazâ ve gazilik bir ideal olmaktan çıkmıştır. Asırlardır Müslümanları geçmişten geleceğe bağlayan bu iki yüce değer kuru bir unvan haline gelmiştir.

               Akıncılar

       Selçuklu ve beylikler döneminde sınır boylarında yer alan gaziler, Osmanlı döneminde akıncılar olarak teşkilatlanmışlar, devletin uçlardaki görünen yüzü, eli-kulağı, zalimlerin korkulu rüyası olmuşlardır.

        Wikipediade akıncılarla ilgili şu bilgiler yer alıyor: Akıncılar 14-16. yüzyıl boyunca Balkanlardaki Osmanlı fetihlerinde hayati rol oynamışlardır. Sınır bölgelerindeki durumu, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri merkeze iletirlerdi. Akıncılığın temelinin Osman Gazi döneminde, Köse Mihal tarafından atıldığı söylenir. Daimî piyade ve süvari askerlerin Orhan Gazi zamanında teşkiline kadar hep akıncılar kullanılmıştır. Osmanlı uç beyliğinin kısa sürede devlet hâline gelmesi de, akıncılar sayesinde olmuştur. Akıncılığın bir ocak şeklinde kurulmasında Evrenos Beyin büyük emeği vardır. Akıncı beylerinin yetkileri çok geniştir. İstediklerini ocağa alır, istemediklerini de ocaktan çıkarabilirlerdi. Divan-ı Hümayun bu işlere hiç karışmazdı. Çok güvenilen akıncı beyi büyük bir yetkiye sahipti, emirleri doğrudan padişahtan alırdı. 16. yüzyıl sonlarında 40 bin civarında olan akıncı mevcudu, zaman içerisinde artma ve azalmalar göstermiştir.

           Akıncılar, sürekli ordu birliklerine dahil değildir. Silâh ve teçhizatları uygun olmadığından, kale kuşatmasına katılmazlar, ancak akıncı fedaîlerinden serdengeçtiler, kuşatılmış kaledeki düşmanın arasına dalarlar, düşmana panik havası estirirlerdi. Rumeli’nde serhat boyları'na yakın yerlerde yaşayan akıncılar, sınır bölgelerinde pürüz çıkaran düşman topraklarına âni baskınlar tertipleyerek, onları yıpratırlardı.

           Akıncılığa kabul edilmek çok zordu. Bir akıncı adayı; imam, köy kethüdası veya dürüst birini kefil göstermek zorundaydı. Akıncı olmak için doğrudan doğruya gönül rızası gerekirdi. Zîrâ kötü bir akıncı, birliğin mahvına sebep olabilirdi. Çok süratli intikâl, seri hareket, harikulâde süvarilik, fevkalâde silâhşorluk bu işin olmazsa olmazlarındandı. Bazı istisnalar haricinde akıncılık, babadan oğul’a geçerdi.

            Akıncılar savaş zamanlarında ordudan önce düşman arazisine girerek, orduya yol açar ve kurulması muhtemel pusuları bozardı. Akıncılar düşman topraklarına girecekleri zaman, kademeli olarak birkaç bölüme ayrılır, ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman çıkarsa, arkadakiler yetişip ona yardım ederdi. Akıncıların hücumları âni ve sert olduğundan, hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp dağıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububat muhafazasını sağlamak, esirler vasıtasıyla düşmandan haber toplamak, köprü ve geçit gibi yerleri emniyet altında tutmak da akıncıların vazifeleri arasındaydı.

         Akıncı beyini devlet tayin ederdi. Bu önemli kumandanlık uzun süre Mihaloğlu, Evrenosoğlu, Turhanoğlu, Pehlivanoğlu ve Malkoçoğlu gibi ünlü akıncı ailelerinde kalmış ve babadan oğula intikal etmiştir. Mihaloğlu Sofya’da; Evrenosoğulları Arnavutluk'ta; Turhanoğulları Mora’da; Pehlivanoğulları Kafkasya'da; Malkoçoğulları da Silistre dolaylarında bulunurlardı. Osmanlı’da akıncılar, merkezî idareye bağlı değildi, sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı. Her mıntıkanın kumandanı ayrıydı ve akıncılar mensup oldukları sülâlenin ismiyle anılırdı.

         Akıncıların en yiğitleri ‘dalkılıç’ ve ‘serdengeçti’ adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedai kısımlarıydı. Bu fedailerin düşman içine dalmak ve mahzûr bulunan bir kaleye girmek gibi çok zor görevleri vardı. Bu yiğitlerin çoğunun böyle bir vazifeden geri dönme ihtimalleri azdı. İhtiyar Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini tadan Napolyon’un şu sözleri, Osmanlı akıncısını anlamak açısından mânidârdır: “Osmanlı askerini dalkılıç olmaya mecbur edecek kadar sıkıştırmak el vermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz adam meydana çıkarsa, mağlup olmamak mümkün değildir.’

              Akıncılar, ordunun genellikle beş günlük mesafe ilerisinde yol alırlardı. Bir düşman ordusuna dalmak gerektiği zaman, bu vazifeyi yapacaklar ordudan ayrılır, düşmanın vurulması gereken yere kadar giderler, âni ve şiddetli şekilde düşman saflarına dalarlardı. Bunun neticesinde düşman ne yapacağını şaşırır ve bozguna uğrardı.

             Düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını alt üst ederek, savaşın kazanılmasında önemli rol oynayan akıncıların akın taktiği şöyleydi: Akıncı ordusu belirli bölümlere ayrılır, ayrılanlar da daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederdi. Sefer yapılacak ülkede her birliğin ele geçireceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler gene belirli yerlerde, fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşerek, vatan topraklarına dönerdi. Bu durum düşman ülkesini korku içerisinde bırakırdı. Kasırga gibi esip geçen akıncıların, ne zaman, nerede ortaya çıkacakları bilinmez, ortalıkta yüzlerce söylenti dolaşırdı.

               Her akın sonunda şehid veya malûllerin yerine, kuvvetli gençler akıncı olarak kaydedilirdi. Akıncılara tahsis edilen bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetlerin 1/5’ini pençlik (humus) vergi olarak verdikten sonra, kalanlarla geçimlerini temin ederlerdi. Bazılarının ise işledikleri tımar arazileri vardı.

          Akıncıların atları hızlı, dayanıklı ve süratli olanlardan seçilirdi, sefere çıkarken yanlarında dört-beş at götürürler, yorulan atları konak yerlerinde bırakarak, hız kaybetmeden yollarına devam ederlerdi. Uzun mesafeleri kısa sürede koşabilecek şekilde yetiştirilen ve birçok meziyeti olan akın atlarının eskisi kadar yetiştirilememesi, bu teşkilâtın zayıflama sebeplerindendir.

            Fetihler döneminin sona ermesi ile akıncılar görülmez olmuştur. 1595 yılında Koca Sinan Paşa'nın Eflak’ta Prens Mihal’e yenilmesi üzerine, Tuna’nın öte yakasında kalan akıncıların ve akın atlarının pek çoğu telef olmuştur.

              16. yüzyıldan itibaren sayıları iyice azalan akıncılar, geri hizmetlerde kullanılmaya başlanmıştır. Akıncıların yerini bu dönemden sonra Kırım Hanları'nın emri altındaki Tatar askerleri almıştır. Akıncı adı 1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır.

           Fotoğrafta görülen Budapeşte Akıncılar Mezarlığı, akıncıların Balkanlarda asırlarca süren varlığının bir nişanesi, bir hatırası olarak geçmişten geleceğe uzanan bir çizgi niteliğindedir.

 

 

                 Sonuç

               İ’la-yı kelimetullah yolunda gazâ, gazi ve akıncıların kavramsal ve tarihi süreç olarak ele alındığı bu yazıda, devleti inşa etmenin yolunun insanı inşa etmekten geçtiği, devleti var eden değerlerin ancak insanlar tarafından paylaşıldığında hayata geçirilebileceği, toplum ve devletin selametinin birer birer insanların ruh dünyalarının sağlıklı olmasıyla, manevi değerlerinin diri tutulmasıyla mümkün olduğu, dünyevileşmenin devletin bekasının önünde ve adaletin bozulmasında en büyük etken olduğu, ama adeta çarelerin tükendiği zamanlarda, İslam topraklarının kana bulandığı, tarumar edildiği bölgelerinde Gazâ ruhunun yeniden dirilişi sağlayan yegane faktör olduğu dile getirilmeye çalışılmıştır.

       Bugün İslam coğrafyasının birçok köşesinde; Ortadoğu’da, Afrika’da, Balkanlarda, Kafkasya’da, Doğu Türkistan’da, Afganistan ve Burma’da yıllardan beri sürmekte olan kanlı zulümlere karşı direnen Müslümanları ayakta tutan da bu cihad ruhu ve gazâ anlayışıdır. Bu nedenle, inanıyoruz ki, bu yüce ideal var olduğu sürece, yeryüzünün bütün kâfirleri ve zalimleri “Allah’ın nurunu” söndüremeyeceklerdir, yeter ki, Müslümanlar üzerine düşeni hakkıyla yerine getirsinler, bugünün şartlarında gaziler yetiştirsinler.

  Yararlanılan Kaynaklar

Prof. Dr. Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi 1

Prof. Dr. Halil İnalcık, Devlet-i Âliye 1

Mehmet Öz, Kuruluştan Fatih Devrine Kadar Osmanlılar ve Gazâ

 


  Yorumlar

1 metin 29/08/2012 23:33
yazının devamı gelir mi acep?

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 1 Kayıt )   

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR