Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» RAMAZAN EGE - OSMANLI HÂKİMİYETİ’NDE ORTA DOĞU - I-
01 Kasım 2012 Perşembe 12:08
12
14
16
18

 

OSMANLI HÂKİMİYETİNDE

ORTADOĞU’ NUN GENEL BİR PANORAMASI -I-

       XIV.yüzyıl başlarında beylikten devlet statüsüne evrilen ve İstanbul’un fethiyle birlikte de imparatorluk diye anılmaya başlanan Osmanlı Devleti, üç kıtada egemenlik kurmuş ve en parlak döneminde dünya siyasetine yön verecek güce ulaşmıştır.

        Bu dönemde egemenlik kurduğu alanlardan birisi de Arapların yoğun olarak yaşadığı Ortadoğu bölgesidir. I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, yaklaşık dört yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalan bölge, Osmanlı Devleti’nin yükselme döneminde İmparatorluk topraklarına katılmıştır.

        Osmanlı Devleti, İstanbul’un fethi (1453) sonrası Yavuz Sultan Selim döneminde (1512-1520), önceki dönemlerde izlenen Batı’ya dönük yayılma siyasetinin aksine Doğu’ya doğru bir genişleme stratejisi izlemiştir. Bu dönemde Sultan Selim tahta çıktığı zaman, babası II. Bayezid döneminde (1481-1512) Anadolu’da başlayan ve devletin bütünlüğünü tehdit eden Sünni-Şii çatışması sürmekteydi. Bu iç huzursuzluğa son vermek isteyen padişah, Anadolu’daki Şiileri destekleyen İran şahı İsmail’in üzerine yürüdü ve onu Çaldıran Savaşı’nda yenilgiye uğrattı (1514). Bu savaş sonucunda hem devletin içteki birliği sağlanmış oldu, hem de toprakların Doğu Anadolu yüksek bölgesinin tümünü içerecek biçimde genişlemesi mümkün kılındı. Ayrıca bu savaş, doğudan gelebilecek saldırılara karşı doğal ve kolaylıkla savunulabilecek sınırlara kavuşulmasını da sağlamıştır. 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Sultan Selim, komutanlarından Ferhat Paşa’ya Osmanlı-İran sınırları arasında kalan bölgeyi ele geçirmesini emretmiş , Ferhat Paşa da 1515’te Mardin, Raha, Rakka, Musul, Sincar, Tala’fer, Cezire, İbn-i Ömer, İmadiye, Erbil ve Kerkük’ü Osmanlı egemenliği altına almıştır.4 Ancak bölgedeki aşiretlerin sık sık Safevi-Osmanlı arasında tabiiyet değiştirmeleri bölgede istikrarın sağlanamamasına neden olmuştur. Bundan dolayı söz konusu bölgenin gerçek anlamda Osmanlı hakimiyeti altına girmesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak seferine çıktığı 1534’ten sonra gerçekleşmiştir.

        Çaldıran zaferini izleyen Mısır seferi ve bu sefer sırasında gerçekleşen Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) Savaşları bölgedeki Memlük egemenliğini sona erdirmiştir. Bu seferde kazanılan başarı, hem Osmanlı Devleti’nin Araplarla meskun Ortadoğu bölgesinde önemli büyüklükte bir araziyi ele geçirmesini sağlamış, hem de halifelik makamının Osmanlı hanedanına geçmesini mümkün kılmıştır.

    Bu gelişmeler sonucunda kutsal emanetlerin İstanbul’a getirilmesi, Mekke ve Medine gibi kutsal kentlerin ve Hicaz hac yollarının Osmanlı denetimi altına alınması; İmparatorluğun İslam dünyası ve dolayısıyla Müslüman Arap coğrafyası üzerindeki egemenliğini arttırıcı unsurlardı. Böylece I. Selim de artık Memlük sultanları gibi İslam dünyasının tartışmasız başı olduğunu iddia edebilecektir.

        Arap Ortadoğusu’nun tamamen ele geçirilmesi ancak Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak seferi ile mümkün olabilmiştir. Sultan Süleyman padişahlığının ilk yıllarında Orta Avrupa üzerinde Osmanlı egemenliğini sağlamaya çalışmış, 1533’ten itibaren de Fırat ve Dicle nehirlerinin suladığı Verimli Hilal-Mezopotamya bölgesine yönelmiştir. Başarıyla sonuçlanan Irak seferi sonrası 1534 yılında Bağdat’ın ele geçirilmesiyle Irak topraklarının büyük bir kısmı Osmanlı egemenliği altına girmiştir.  “Osmanlıların Arap topraklarını Araplardan fethetmediği” tespitini yapan Ortadoğu uzmanı Zeine N. Zeine’ye göre “X. yüzyıldan beri vukûbulan uzun çürüme ve parçalanma döneminin bir sonucu olarak hilafet kurumu olduğu kadar Arap talihi de dibe vurmuştu”.

              Osmanlı İmparatorluğu’nun söz konusu mücadelelerle bölgeyi ele geçirmesi, Ortadoğu’da yaşayan Arap halkın yaşamında yeni bir tarihsel dönem başlatmıştır. Bu yeni dönemde Osmanlı idaresinde eyalet yönetimleriyle yönlendirilen Araplar, bu gevşek yönetsel yapı içerisinde geleneksel/yerel değerlerini yeniden üretebilmişlerdir. Bunu sağlayan ise Osmanlıların yeni ele geçirdikleri bölgelerde “kendilerinden önceki yapıları yerinde bırakarak ekonomik ve sosyal çalkalanmaların önüne geçme ve askeri ve siyasi hakimiyetlerini pekiştirme” tercihleriydi.7

           Bu tercih bölgenin yönetim yapısına da yansımıştı. Suriye bölgesi Şam (Dimaşk), Halep, Trablus (Cebel-i Lübnan dahil) ve Sayda (daha sonraki ismi Akka) olmak üzere dört merkezden yönetilmekteydi. Irak’ta da Bağdat, Musul, Şehr-i Zor ve Basra’dan oluşan dörtlü bir yönetsel yapı oluşturulmuştu. Arabistan olarak adlandırılan bölgede ise Hicaz ve Yemen yönetim merkezleriydi. Bundan başka Kuzey Afrika’da da Mısır, Cezayir ve Tunus’tan oluşan Mağrib bölgesi ve Trablusgarp eyaletleri bulunmaktaydı.

        Tanzimat’ın ilanından bir süre sonra, 1864’te, yayınlanan Vilayet Nizamnamesi ile eyalet sisteminden vazgeçilmiş ve vilayet sistemine geçilmişti. Bu kararla İstanbul’un yönetimi altında Şam, Halep, Sayda, Beyrut, Bağdat, Musul, Basra, Hicaz, Yemen vilayetleri ile Kudüs mutasarrıflığı kurulmuş ve Arap bölgeleri bu şekilde yönetilmeye başlanmıştır.

     Osmanlılar ile Arapların başlangıçta aynı dine inanmışlıktan kaynaklanan iyi bir ilişki içerisinde oldukları söylenebilir. Bu dönemde Anadolu halkı İslam peygamberini bünyesinden çıkaran bu topluluğa hep olumlu bir bakış açısı ile yaklaşmış, hatta ona “kavm-i necib” sıfatını yakıştırmıştır.10 “Osmanlı idaresi Arap dünyası ve İslam’ı hemen hemen dört yüzyıl boyunca yabancı tecavüzlerden korumuştur.”11 Din unsurunun Osmanlı devlet yönetiminde kazandığı önem, Müslümanlığın kaynağını teşkil eden Arap dünyasının da Osmanlı Devleti içinde ayrıcalıklı bir uygulama görmesi sonucunu vermiştir. Dinin ve dolayısıyla da Arapların Osmanlı Devleti içindeki önemi, zamanla daha da artmıştır.

    Tanzimat dönemi reformcularının yoğun çaba harcadıkları konulardan biri devlete çağın gerektirdiği dinamizmi kazandırmaksa, bir diğeri de ayrışmakta olan Osmanlı toplumunda uzlaşmayı yeni temeller üzerinde tekrar inşa etmekti. Özellikle Ali ve Fuat Paşaların sahip çıktıkları “Osmanlıcılık” düşüncesi ilk defa II. Mahmud döneminde bir “Osmanlı Milleti” oluşturmak amacıyla savunulmuştu. Milliyet fikrinin Osmanlı toplumu arasında yayılması üzerine alınan tedbirlerle “eşit haklara dayalı Osmanlılık” düşüncesi uygulamaya konulmuştur.

        Arap vilayetlerinin çoğunda Osmanlı egemenliği, yerli feodal ailelerin egemenliği üzerine kurulmuştu. Gerçi Tanzimat’ın merkeziyetçi reformlarıyla Trablusgarp, Şam, Halep, Musul, Bağdat ve Basra merkezin denetimine girmişti. Ancak Hicaz, Yemen ve Trablusgarp’ın bazı bölgelerinde yerli hanedanların egemenliği yıkılamamıştı. 1840’larda çıkan Dürzi ve Maruni çatışması ve uluslararası karışmalar nedeniyle Cebel-i Lübnan’a özerk bir statü verilmişti. XIX. yüzyılda Osmanlı ekonomisinin Batı’yla bütünleşmesi sürecinde, Arapların bulunduğu kıyı bölgelerde ekonomik canlanma görülüyordu. Bunu Batı’nın dinsel, kültürel yatırımları ve etkinlikleri izlemişti. Bu tür değişmeler Arap dünyasını İmparatorluğa bağlayan klasik İslam ideolojisini sarsmaya başlamış ve Arap bölgeleri de XIX. yüzyıldan itibaren Osmanlı yönetiminin büyük karşı önlemlerine rağmen, İmparatorluktan ayrılma sürecine girmişti. İmparatorlukta egemen unsurlardan birini oluşturan Araplar, milliyetçi ideoloji çerçevesinde örgütlenene dek Osmanlı bayrağı altında sorunsuz bir yaşam sürdürebilmişlerdir. Arap ulusçuluğunun16 ortaya çıkışı, bölgedeki diğer yerelci hareketlerle birlikte Osmanlı egemenliğini giderek azaltacaktır.

     Osmanlı İmparatorluğu Arap bölgeleri üzerinde yüzyıllarca egemenlik kurmuştur. Bu egemenlik İslam dini çerçevesinde Türkleri ve Arapları aynı inanç ve değerler etrafında düşünmeye ve hareket etmeye yöneltmişti. Üstelik Müslüman unsurların birliğini koruma ve sürdürme politikası, XVIII. yüzyıldan itibaren daha belirgin bir şekilde vurgulanıyordu. İlk defa bu yüzyılda toprak kayıpları ve Avrupa’nın baskısı Osmanlı hükümdarları İslam’ın sözcülüğü ve halife ünvanına titizlikle sarılmışlardı. Öte yandan bu bilinçle İslamcılığın yanı başında Osmanlı Avrupası’nda XIX. yüzyıl boyunca milliyetçilik, düşünceden örgütlenme aşamasına geçmekteydi.

 

(devem edecek)

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR