Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» ORHAN ZAMAN - PRANGA
10 Ekim 2013 Perşembe 14:00
12
14
16
18

Sürpriz sonlu Hollywood filmlerini bilirsiniz. Bunlardan benim en sevdiğimi Bruce Wills’in Altıncı His filmidir. Film boyunca ölü insanlar gören bir çocuğu tedavi etmeye çalışan psikoloğun aslında kendisinin de bir ölü olması hakikaten sürpriz bir sondur ve onu yazmak zeka işidir. Ta en başından sonu belli olan filmlerimize benzemez. Bu filmlerin olmazsa olmazı filmin sonuna kadar bütün ibrelerin sizin tahmin ettiğiniz senaryoyu göstermesidir. Ta ki finale kadar, kazın ayağının öyle olmadığını anladığınız anda filmin başından itibaren muğlak kalan pek çok nokta aydınlanıverir, taşlar yerine oturur. Yani filmin sonunda ortaya çıkan tek bir gerçek baştan beri ezberlediğiniz bütün gerçekleri değiştirir.

Gerçekliklerimiz hakikaten gerçek midir yoksa onlar bize öyle anlatıldığı için mi öyle inanırız, hiç düşündünüz mü?

Peki, özgürlüklerimiz! Özgürlüklerimiz herkeste aynı oranda olmayabilir ama genel olarak neyi giyeceğimize biz karar veriyoruz, ailemizi değil ama arkadaşlarımızı seçiyoruz, okulumuzu seçiyoruz, tembel veya çalışkan olmayı, uyumlu veya asi olmayı seçiyoruz. Pırasayı sevmeme hakkımızı sonuna kadar kullanıyoruz. Peki, ama bunlar bizim sonuna kadar özgür bireyler olduğumuzun kanıtı mıdır?

Ortaçağda toplumları kölelerin sırtında şaklayan kırbaçlar yönetirken günümüzde bu nevi araçlar hiç kalmadı mı yoksa sadece kılık mı değiştirdiler? Teşbihte hata olmaz: Bir sürüyü en kolay yönetmenin yolu en az müdahale ile istediğin yönde olmalarını sağlamaktır. Çobanın istediği yönde olunursa problem yoktur ama aksi söz konusuysa ne değnekler yenilir ne taşlar atılır, tecrübeyle sabittir. Yani bize taş atılmıyorsa bu kendi irademizle hareket ettiğimizin garantisi olmayabilir.

Şu noktaya varmaya çalışıyorum: İlkokul birden hatta anasınıfından itibaren başlayan ve muhtelif kademelere kadar devem eden bir eğitim serüvenimiz var. Önce siyah, sonra mavi sonra türlü renklerde olan ama hep olan okul formalarımız, ip gibi durduğumuz okul sıralarımız, varlığımızı Türk varlığına armağan ettiğimiz bir andımız var/dı. Kuru üzüm, incir ve fındık ihraç edip; buzdolabı, çamaşır makinası ve televizyon ithal ettiğimiz bir Milli Coğrafya’miz, kahramanlıklarla dolu bir Milli Tarih’imiz var. Ama belki de bunlar yetmemiştir. Türkiye’nin yedi bölgeye ayrıldığını bilmek o yedi coğrafyada yaşayan insanların farklı düşünebileceğini, farklı inanabileceğini anlamaya kâfi gelmemiştir. Belki de tarihi hamasi duygularla ezberlemek geçmişten ders almayı ve geleceğe daha iyi bakabilmeyi sağlamaz. Her sabah aynı sırada durmak, aynı andı söylemek gönül birliği etmeye yetmez belki de.

İçinizden “Hocam bunlar on sene hata on beş sene önceydi, artık devir değişti, eğitim sistemi eskisi gibi; gençlerimiz bildiğiniz gibi değil.” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, hakkınız var; ama benim dediklerimi de yabana atmayınız efendim.

İçimizde var olan, içinde olduğumuz hatta içinde büyüdüğümüz köklerden kurtulmak kolay olmuyor, zaman alıyor. Geçtiğimiz sene getirilen okullardaki kılık kıyafet serbestliğine velilerin hatta öğrencilerin itiraz etmesi “istemiyoruz” demesi üzerinde düşünmeye ve araştırmaya değer bir örnek. Kravattan, takım PRANGA - ORHAN ZAMAN- MANŞET.jpgelbiseden vazgeçmeyeceğini söyleyen pek çok memur tanıyorum. Müsaadenizle filmin senaryosunu tamamen değiştirelim ve kendi sürpriz sonumuzu koyalım. Ya tam tersi olsaydı. Biz bu güne kadar her alanda serbest giyinebiliyor olsaydık ve bize biri çıkıp deseydi ki “Başörtüsü takmayacaksın, sakalın uzun olmayacak, bıyığın söyle olacak, okul forman bu olacak, çorabını rengi siyah olacak vs...” Ne yapardık? Türlü kalıplara girdiğimiz, özgürlüğümüz kısıtlandığı için sevinir miydik yoksa bunları bize söyleyenlere kargalarla birlikte mi gülerdik?

Aşkın en sevdiğim kanunlarındandır. Âşık maşuğu sevdiği kadar kendisini maşuğa bağlayan zincirleri de, o zincirlerin çektirdiği acıları da sever. Ama maşuk da hakiki maşuk olmalı, sevilmeye değer olmalı. İşte o zaman çekilen cefaya değer. Hiç farkında olmadan bağlandığımız zincirlere dikkat edelim, onları iyi tanıyalım, derim. Dua ile efendim.

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR