Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» Orhan ZAMAN - GEORGE ORWELL’İN GELECEĞİ
16 Nisan 2013 Salı 15:54
12
14
16
18

 

            Zaman, insan zihninin anlamakta zorlandığı ama bağımsız da olamadığı efendisidir. Zaman bir tünel gibiyse eğer o tünel mazisi donuk, değişmez; ânı hızlı, kaygan; tabi ki zor ve dikkat ister bir yapıdadır. Allah korusun “hık hık” deyip bu dünyadan göçüvermek, göçüp de –ak saçlı ninelerin sandığına benzer- mazi sandıklarından birinde bir hayal misali kalıvermek pek mümkündür. Milyonlarca hücreden teşekkül beynimize her an bir dokunuştur ve her dokunuş mutlaka bir iz bırakır.

            Gelecek mi dediniz? Gelecek bir giz, bir bilinmezlik, gelecek kör kuyuların en karanlığıdır. Belki de sırf o yüzden merak edilen konular listesinin hep en başında durmuştur. Durmuş ve bizim kendisine dair olan cahilliğimize kıs kıs gülmüştür. On yıl sonraki halimize, bir an da olsa, bir kameradan bakar gibi bakmayı ister miydik, cesaret edebilir miydik?

            Gelecek bir meraktır ve bu merak pek tatlı bir kaşıntı misali müelliflerimizin zihinlerinde hep durmuş, kitaplarında renk olmuştur.

            Değerli dostlar sizlere anlatacağım kitap felsefeye, filozofluğa meyledenlerin mutlaka okumuş olduğu, diğer romanseverlerin ise elbet kıyısından köşesinden haberdar olduğu “1984” adlı ütopyadır. Yazarı dinimiz gereği “cennet mekân” diyemesek de saygıyla anacağımız George Orwell’dir. Bu kitap 1949 yılında 1984 yılını öngörerek kaleme alınmış olsa da fiili olarak hâlâ gerçekleşememiştir. Belleksiz, muhalefetsiz bir devlet; ruhsuz, düşüncesiz, amaçsız insanlar ve tatsız tuzsuz, yavan bir hayat bazılarımıza hiç de uzak olmasa da -çok şükür- kitaptaki kadar ürkütücü bir devlet ve dünya düzeni henüz kurulamamıştır. (Eminim yüzleri karalı, gözleri karanlığa alışık insanlık düşmanları uzun tırnaklarını geçirecek hayatlar arıyorlardır, belki o tazelerden üç beş parça da koparıyorlardır ama böylelerinin hepten dünyaya hâkim olmaya ömürleri vefa etmeyecektir, en azından benim gönlümden geçen budur.) 

            Yazarımız 1984’ün dünyasını üç süper devlete eşit bir şekilde pay etmiştir: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Kahramanımız bütün Okyanusyalıgiller gibi o ülkenin havasından teneffüs edip, suyundan içmiş olsa da kafa olarak bir türlü sisteme uyamadığından başına gelenlerin pişmiş tavuğun bile başına gelmediği Winston Smith’dir. Winston –nesilleri çoktan tükendiğinden- kuşların ötmediği bir pazar sabahı kâğıdı ve kalemi eline alarak anılarını yazmaya başlamış ve işte tam orada başına da püsküllü belayı almıştır. Günümüz 21. Yüzyıl Türkiye’sinde bile yazılar, şiirler dolayısıyla hapisler, tazminatlar pek mümkünken; Okyanusya denen devletin mavi tulumlu bir ferdinin böyle bir çılgınlığa kalkışması hiç akıl kârı değildir. Gelin siz bunu bir de yazı illetine tutulan yazıcılara anlatın.

            Sözü çok da dolandırmadan sizlere Okyanusya’nın yapısından söz etmek isterim. Piramidin en başında “Büyük Birader” denen bir adam vardır ki kimseye kardeşçe yaklaşmaz. Ülkenin her yerinde gözünü sanki, sanki değil aşikar bir şekilde size diktiği kocaman afişler vardır. Dudaklarına ilk bakışta belli olmayan, ama sonra, siz resmin yanından geçip de uzaklaşınca, belki varacağınız yere bile vardıktan sonra zihninizde beliren bir gülümseme kondurmuştur. Sanki oyunun sonunu herhangi bir yolla bilip de diğerlerinin bilmezliğine gülümseyen bir adamın gülümsemesi gibi bir gülümseme. Bu sebebi meçhul gülümsemenin sahibi olan adamın resminin altında ise mutlaka şöyle yazmaktadır: “Büyük Biraderin Gözü Sende” (Söz konusu kitabı lise yıllarında okuduğumda o afişte “Ağabey Seni Gözetliyor” yazıyordu. Eskisi şimdi kim bilir nerede olduğundan bu yazı için yeni aldığım baskısında ise -“Ağabey”in hoşuna gitmemiş olacak ki- söz yukarıdaki gibi değiştirilmiş. )

            Büyük Birader hata yapmaz, tartışmasız bir şekilde tüm güç onun elindedir. Her başarı her zafer, her buluş, bütün bilgi, bütün mutluluk, bütün erdem onun önderliği altında var olur ve ondan esin alır. Asla insanlar arasında görünmez, kimseyle konuşmaz hatta -okur aklıyla düşündüğümüzde- bu adamın varlığı bile şüphelidir ama böyle bir şüphenin zerresi dâhi Okyanusyalıların aklına gelmez. Parti, ülkeyi duvarda bir resim, tele ekranda bir ses olan bu adamın eliyle yönetir.

            Büyük Birader’in altında nüfusun yüzde ikisini oluşturan “İç Parti Üyeleri” vardır. Bunlar sistemin yetiştirdiği ve yine beyinlerini sistemin boşalttığı beyin takımıdır. Sonra “Dış Parti” üyeleri gelir ve devletin tüm ayak işleri onların eliyle görülür. Son olarak “Proleter” denilen ve insan bile sayılmayan güruhu sayacağız. Günlük yaşarlar, karınlarını doyurduklarında her şey tamamdır. Devlet onları piyango, yarış gibi “sosyal” faaliyetlerle oyalamaktadır. Deliler misali özgürdürler. Oldukça çapsız olduklarından kendi çaplarında suç işlemeleri problem değildir ama bir parti üyesinin suç işlemesi –velev ki düşünce suçu olsun- ölüm demektir.

            Okyanusya’da günlük hayat nasıldır? Sabah boyası hiç kalmamış, sıvası ise yer yer dökülmüş olan odanızda uyanırsınız. Tele ekranın karşısında gülümseyen bir yüzle –bu düşünce polisine yakalanmama adına çok önemli- sabah sporunuzu yaparsınız. Yeri gelmişken tele ekrandan da bahsedelim. Bu hem alıcı hem de verici vazifesi gören pek marifetli bir cihazdır. Hemen her yerdedir. İnsanlara neler yapacaklarını söyler ve insanların yaptıklarını izler. Marşlar çalınır, müzik makineleri tarafından yapılmış “ağabey şarkıları” hep oradan yayınlanır. İş yerinizde, evinizde maazallah suratınız biraz asık mı durdunuz? Demek ki hayatınızdan, dolayısıyla sistemden memnun değilsiniz ve sistemden memnun değilseniz partinin düşmanısınız. Suçunuz sabit, cezanız ise ölümdür. Eğer ki bir dininiz olsa idi işi Yaradan’a havale eder “Ben sizin yakanıza huzur-u mahşer günü yapışmaz mıyım?” der, teselli bulabilirdiniz ama maalesef din parti için ikinci bir otorite olarak görüldüğünden siz daha dünyaya gelmeden kaldırılmıştır. Buharlaştırılırsınız. Tüm kayıtlarınız silinir. Bir uzay filmi misali yok olursunuz ve boşluğunuzun rüzgârıyla masanızdaki kâğıtlar şöyle hafifçe bir sallanır. Arkadaşlarınız (kitabın tabiriyle “yoldaş” demem daha doğru olurdu) bir gün sonra adınızı bile hatırlamaz.

            Herkes partinin kendisi için uygun gördüğü işi yapar. Söz gelimi kahramanımız Winston geçmişi değiştirmektedir ve bu işte pek mahirdir. “Geçmiş nasıl değişir?” demeyin. Geçmişe dair sadece iki bellek vardı: Birisi partinin denetiminde olan arşivler, diğeri sizin belleğiniz. Arşiv kayıtları duruma göre sürekli değiştirilmektedir. Belleğiniz ise partiye olan koşulsuz inancı dolayısıyla unutuvermeğe pek yatkındır.

Konuyu bir örnekle somutlaştıralım: Söz gelimi Büyük Biraderimiz buğday fiyatlarının ekim ayında düşeceğini söylemiş olsun. Kör talihe bakın ki buğday fiyatları tam da ekim ayında iki katı yükselivermiş. Hemen Büyük Birader’in söz konusu konuşması arşivden bulunur ve ilgili paragraf “Buğday fiyatlarının ekim ayında yükselebileceği” şeklinde değiştirilir. Değişim arşiv memuruna “basım hatası” olarak bildirilir. Ve Winston gibi yiğitler Ağabey’in ulvi ve kesin doğru cümlelerini yanlış kaleme alan memura rahmet okuya okuya hatayı düzeltir ve gönüllerinde Büyük Birader’e olan vazifelerini tam yapmış olmanın mutluluğunu duyarlar.

            Okyanusya’da aile hayatı var mıdır, varsa nasıldır? Okyanusyalı gençlere aile kurmaları tavsiye edilmez. Sadece karı-koca parti için daha iyi hizmet edebilecekse –soyun da devamı için- evlenmelerine izin verilir. Bunu dışındaki karşı cinsle olan bütün yaklaşmalar yasaklanmıştır. Cinsellik partiye karşı bir görev olan çocuk yapma dışında düşünülürse bir suçtur ve yasaklanmıştır.  Eşler -televizyonun değil ama tele ekranın karşısında- ağabey sayesinde eski efratlarına göre ne kadar şanslı olduklarını söyleye söyleye ömür tüketirler. Zaten hemen hepsinin evinde çekirdekten yetişme birinci sınıf Ethan Hunt (namı diğer 007)’lar vardır. Bilmiyorsunuz değil mi? Okyanusya’da çocuklar anne ve babalarına düşman olarak yetiştirilirler. Onların her hareketini gözlemleyip bir hoşnutsuzluk kırıntısı yakalamak en eğlenceli oyunlarıdır. Özellikle gece sayıklamaları ebeveynler için tam bir korkulu rüyadır. Mesela Persons adındaki en ateşli parti savunucusu bile nasıl olmuşsa olmuş bir gece –yazmaya bile korkuyorum- “Kahrolsun Büyük Birader” diye fısıldamış, bunu duyan küçük afacan soluğu Düşünce Polisi Merkezi’nde almıştır. Yakalanıp hapse atılan Persons ise bir metrekarelik hücresinde, düşünce suçu zihninde daha da kökleşmeden kendisini yakalattığı için oğluyla gurur duymaktadır. 1984 yılında çocuk yetiştirmek pek zordur a dostlar.

            George Orwell’in dünyası ile bizim dünyamız arasında bir bağ kurulabilir mi? Kitap tamamen bambaşka bir dünyadan mı söz ediyor yoksa aslında günümüz dünyasıyla ciddi benzerlikleri var mı? Veya gelecekte böyle bir sistem kurulabilecek mi? Söyleyenini şimdi hatırlayamadığım (arama motorlarının efendisi de bulamadı) bir özdeyişte diyordu ki: “Pek çok sistemde kölesindir, demokrasilerde kimin kölesi olacağını seçersin.” Hayatımız kendi seçtiklerimizin seçimleri ve neyi seçeceğini bilemeyen beynimiz arasına sıkışıp kalmış değil mi? Tele ekranımız yoksa da dört başı mamur bir televizyonumuz vardır. Onun karşısında durur, “de” dediğini der, “giy” dediğini giyeriz. (Ama sonunda bizim seçimimiz olur.) Bilgisayar oyununun başında sabahlayan çocuğun beyninden geriye ne kalmıştır? Kütüphanelerde sadece duvarları süsleyen ve artık tozlu bile olamayan kitaplar kimlerin zihinlerine yeni ufuklar açmaktadır? Doğan güneş hangi kapalı gözlerde ışıklanmakta, o ışığa şakıyan bülbül hangi kulaklardan içeri –biz bilmem kaçıncı uykumuzda olduğumuz için, mahzun- süzülmektedir? Okyanusya’da yanlış düşüncelere sebep olacağı için dil güdükleştirilmiş, bütün mecazlar kaldırılmıştır. Sözlüğün her sayısında kelime sayısı kasıtlı olarak azaltılır. Peki, güzel dilimizdeki dizi dizi anlamlar, sayfalar dolusu mecazlar kaç kişinin konuşmalarına, yazılarına renk katmaktadır? Yoksa kelimeler avucumuzdan ve hayatımızdan, bir su gibi, kayıp gitmekte midir? Karamsar bir tablo çizmek istemem dostlar. Şayet bu söz edilenler olmuyorsa Okyanusya ile dünyamız arasında bir bağ yoktur ve dünyamızı böyle bir gelecek beklememektedir.

            Kitabın sonundan elbette bahsetmeyeceğim. Ama Winston Smith “Büyük Birader’in meşhur afişindeki meçhul gülümsemenin sırrını pek zor çözüyor.

 

           


  Yorumlar

1 osman tam 19/04/2013 14:59
Yazı güzel, kitap tavsiye...

2 ferda 18/04/2013 23:40
yazıya teşekkür ederim. sitede böylesi değişik yazılar bekliyoruz.

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 2 Kayıt )   

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR