Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» ASUMAN GENÇ - İSLAMİYET’İN KABULÜNDEN SONRA TÜRKLERDE KADIN GİYİM-KUŞAMI
03 Eylül 2013 Salı 11:00
12
14
16
18

İslamiyet’in kabulünden önce Türklerde giyim ve kuşama değinmek gerekirse şunlar söylenebilir: Geleneksel Türk giyim-kuşamında erkekler ve kadınlar arasındaki farkın, giyimden çok kuşamda olduğu dikkat çekmektedir. Değişik görünmek, süslenmek, takı takmak kadınlarda görülen psikolojik bir eğilim ya da davranış olduğuna göre, bu farklılığın sadece Türklerde olmadığını da söylemek mümkündür. Sadece giysiler açısından ele alındığı zaman, Türklerde kadınlar la erkekler arasında başa ve ayağa giyilen şeyler, yani başlıklar ve ayakkabılar üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu farklarda psikolojik eğimlerle beraber, güncel yaşamın ve toplum içerisinde üstlenilmiş olan görevlerin bir sonucudur. Ama eski dönemlerden çağımıza doğru geldikçe başlangıçta az olan bu fark zamanla artmıştır.

Diğer taraftan da kadın giyim-kuşamını belirleyen etkenler arasında toplum içerisinde kadına verilen yerin, kadın erkek ilişkilerinin çok büyük rol oynadığını vurgulamak gerekir. Kısaca kaç-göç diye belirtilen kadın-erkek ilişkilerine, İslamiyet’in öngördüğü Örtünme olgusu da eklenince, kadınların evde ve dışarıda nasıl giyinmeleri gerektiği, bireysel bir karar ve davranış olmanın çok ötesinde başlı başına bir soruna dönüştürülmüştür.

İslam öncesi dönemde Türk kadınları da genellikle erkekler gibi deriden yapılmış giysiler kullanıyorlardı. Yalnız onların şalvarları ata binmeleri pek söz konusu olmadığı için erkeklere göre daha uzun ve baldırlara kadar uzanıyordu, dolayısıyla uzun konçlu çizme yerine daha fazla, etük, başmak gibi ayakkabılar giymektelerdi. Vücuda giyilen şeylerde gömlek, cepken ve onun üstüne alınan dolama veya kaftan ile tamamlanıyordu. Başlıklar ise deri veya keçeden yapılmış çeşitli börk, kalpak ve takke’lerden oluşuyordu.

Giysilerin ve onların yapıldığı malzemenin zamanla değişmesine karşılık, kadın ve erkek giyimlerindeki benzerliğin yüzyıllarca sürdürülmesi kültürel devamlılık yönünden oldukça önemlidir. Yani 16.yy ortalarında İstanbul’da Kaptan Paşa’nın konağında hizmet gören bir yabancıya göre, bu benzerlik o kadar fazladır ki, “ Koca, erken kalkarsa karısının, kadın erken kalkarsa kocasının elbisesini giyebilirdi.” Şeklinde bu benzerlik belirtilmektedir.

Eski Türk toplum anlayışı kadına da toplum içerisinde önemli bir yer tanıdığından dolayı, kadınlarla erkekler arasında kaç-göç denilen bir soyutlama söz konusu olmamıştır. Geleneksel olarak devam eden bu özellik, 10.yy başlarında Arap gezgini İbn’i Fadlan’ı hayrete düşürmüştür. O oğuzlarda kadınların ne kendi erkeklerinden ne de yabancı erkeklerden kaçmadıklarını belirtmiştir. Giyim açısından da şu noktaya değinmiştir: “ Keza kadın hiçbir insandan kaçarak bedenin bir yerini saklayamaz .” Bir de Bulgar Türklerinde kadınların ve erkeklerin bir arada nehire girip yıkandıklarından bahsetmesi, o dönem Türk yaşayışı için daha da çarpıcı bir gözlem niteliği taşımaktadır.

İslamiyet’in getirdiği yeni değerlendirmelere rağmen Orta Asya Türklüğünde kadınların ve erkeklerin bir arada yaşamaları, birbirinden kaçmamaları yüzyıllara sonrasında da devam etmiştir. Hatta 1404’te Timur’un yanına Semerkant’a giden Kastilya elçisi Klaviyo, hükümdarın verdiği ziyafete erkeklerin yanı sıra kadınların da katıldıklarını, Timur’un eşlerinden Hanzade’nin verdiği başka bir ziyafete de katıldığını ve orada kadınların hizmet ettiklerini anlatmaktadır.

Anadolu’da kent hayatında zamanla birkaç-göç ortaya çıkmasına karşın, kırsal kesimde ve bazı tarikatlar çevresinde kadınların ve erkeklerin günlük hayatın birçok döneminde birlikte hareket ettikleri belirlenmiştir. Özellikle Bektaşilik, Türk toplum yaşamına uygun olarak kadın ve erkeğin birlikte eğlenmelerine ve ibadetlerine olanak tanımıştır. Bir söylentiye göre de Mevlana Celaleddin de, herhangi bir şeye sarılan, kapatılan nesnenin daha çok ilgi ve merak uyandıracağına dikkat çekerek kadınların erkeklerden kaçmasının ve tanınmayacak derecede bir şeylere sarılmasının kötü eğilimleri ortadan kaldırmayacağını anlatmak istemiştir. Bu sebeple; 14.yy Anadolu’sunda kadın erkek arasında henüz çok katı birkaç-göç meydana gelmemiştir.

İslamiyet’in kabulüyle birlikte Kadınlarda Giyim-Kuşam: İslamiyet’e geçiş ve Anadolu’da yurt tutuş, giyimin ana maddesini genelde deriden dokumaya çevirirken, Kadın giyimi de erkeklere göre daha da geniş biçimli olmaya başlamıştır. Bunda Arap kökenli entarinin kabulünün de etkisi büyüktür. Erkeklerinde bunu giymelerine karşılık kadınların tercih ettikleri entari, giderek çeşitlemiş ve üç etek, bindallı gibi Türklere özgü giysiler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bunun dışında hem kaç-göç hem de kadınların sokak giysilerini belirlemede İslamiyet’in örtünme anlayışı yeni ve önemli bir etken olmuştur.

Örtünmenin öneminin artmasıyla birlikte Selçuklular döneminden başlayarak, kentlerde yaşayan kadınların sokak kıyafetlerinde yavaş yavaş bir değişmenin meydana geldiği belirlenmiştir. Kırsal kesimde kadın ve erkeğin bir arada yaşaması ve çalışması geleneği ekonomik nedenlerle de değiştirilemediği için, oralarda evinden dışarıya çıkan kadının başına bir örtü alması yeterli sayılmıştır. Buna karşılık kentlerde tesettüre uymak için, kadınların sokakta vücudunu kaplayan yeni bir üstlük giymeleri ve yüzlerini de örtmeleri şeklinde bir giyinme şekli ortaya çıkmaya başlamıştır. Böylece kadın giysileri ayakta şalvar, vücutta cepken ya da entari, üstte hırka veya kaftan biçiminde kıyafetlerden oluşurken, kent sokaklarında bunların üstüne giyilen çarşaf-peçe veya ferace-yaşmak’ın da eklenmesiyle farklı bir görünüm almıştır.

Farsçada gece örtüsü/elbisesi anlamında olan çadr-ı şeb’den gelen çarşaf, kökeninde de belirtildiği üzere Türklere İran’dan geçmiştir. Peçe sözcüğünün kökeni ise Türkçe mi, Farsça mı olduğu konusunda bir kesinlik saptanamamıştır. Bundan yola çıkarak Çarşaf ve peçe İslamiyet’in getirdiği ve peygamber çağında Müslüman Arapların bire giydikleri bir giysi olmadığını bir nevi ortaya koymaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki bazı uygulamalar da çarşaf ve peçeye dinin zorunlu kıldığı birer giyim eşyası gözü ile bakılmadığını göstermektedir. Çünkü peçeyi yalnız Müslüman kadınlar değil Ermenilerde kullanıyorlardı.

Fakat çarşafın tesettür için zorunlu olmadığının, hatta bunun bazı kötülüklerin saklanmasına yardım ettiğinin büyük kanıtı, İslami görüşün temsilcisi olan İkinci Abdülhamit gibi bir padişahın bir ara çarşaf giyilmesini yasaklamasında görülmektedir. Bir Cuma selamlığından dönüşünde yolda gördüğü siyah çarşaflı ve çok ince siyah peçeli kadınların, yas elbisesi giymiş Hristiyanlar sanan Abdülhamit, o sıralarda kimi erkeklerinde çarşaf giyerek hırsızlık yaptıklarını veya kötü maksatlarla bazı yerlere girip çıktıklarını öğrenince, kadınların çarşaf giymelerinin yasaklanmasını emretmiştir.

İkinci Bayezıt döneminde de kadınların giyimleri hakkında şöyle bilgiler mevcuttur:

Türk kadınları, erkekler gibi uzun kaftanlar ve dolama giymektedirler. Kemer kuşanıp, ayaklarına da meşin küçük çizme (lapçin) giymektedirler. Kunduraları çivili olduğu için sokakta yürürken sesler çıkarmaktadır. Eskiden ise paşmak (başmak) adı verilen ayakkabılar kullanılmıştır. Zaman geçtikçe daha da gelişmiş ve daha süslü ayakkabılar tercih edilir olmuştur yani altın ya da kıymetli taşlarla süslenmiş ayakkabılar tercih edilir olmuştur. Başlarına ise şapkayı andıran el yapımı başlıklar giymektedirler. Boyunlarında çember ya da boyun bağı kullanmışlardır. Kulaklarına ise kıymetli taşlar işlenmiş altın halkalar (küpeler) takmışlardır.

18.yy başlarına gelindiğinde ise İngiliz elçisinin eşi Lady Montegü üst düzey yöneticilerden birinin eşininin kıyafetlerini şöyle tasvir etmiştir: “Kenarları sırmalı damaskodan yapılmış geniş bir şalvar, onun üstüne ince kumaştan geniş yarım kollu bir gömlek, onunda üstüne vücuda göre yapılmış kenarları kalın sırama işlemeli bir entari giyinmiş olan söz konusu kadın ,  üstlük olarak da ayaklara kadar uzanan bir mintan almıştır. Belinde satenden yapılmış ya da madeni bir kemer ayaklarında da deri terlik giymiştir. Başına ise bir kalpak giymiştir. Başın bir yanına doğru eğik giyilen kalpağın üzerine elmaslı bir gül veya işlemeli bir mendille altın bir iğne takmıştır.” şeklinde ifade etmiştir.

Müslüman kadınların tesettürü zaman zaman, kişisel bir değerlendirme olmaktan çıkarak toplumun çeşitli kesimlerinde tartışılan ve kimi kez yönetimlerin de karışıp yeni düzenlemeler getirdikleri bir soruna dönüşmüştür. Örneğin; 3 Ekim 1883’te yayımlanan bir hükümet bildirisinde, Türk kadınlarının son zamanlarda dine aykırı şekilde giyindikleri öne sürülerek eskiden olduğu gibi ferace giyilmesi istenmiştir. Şeyhülislamlıktan Babıali’ye yani sadarete yazılan kimi yazılarda Müslüman kadınların farbala, saçaklı, ferace, tül yaşmak gibi uygunsuz şeyler giymelerinin yasaklanması istenmiştir.

Bu tür yasaklama, zorlama ve soruşturmalara, din adamlarının öne sürdükleri görüşlerin kuşkusuz ki büyük payı vardır. Diğer taraftan örtünme ilkokullarda okutulan bir ders haline getirilmiştir. Giderek de yorumlar, İslam’ın ilk dönemlerindeki anlayış ve uygulamalardan daha katı olmaya başlamıştır. Batı ile ilişkilerin artması ve insan hakları kavramına paralel olarak kadın haklarının da gündeme gelmesi ile basında örtünme konusu tartışılır hale gelmiştir. İkinci Meşrutiyet döneminde Musa Kazım Efendi, örtünmeye uyulmamasını şeriata saldırı olarak nitelendirmiştir. İstanbul Merkez Komutanlığı’da işe karışarak, kadınların örtünmeleri gerektiğine ilişkin bir bildiri yayımlamıştır. Kadın Dünyası adlı dergi de İslami duyguları incitiyor diye kapatılmıştır.

19.yy Türkiye’sinde başkent İstanbul’da kadın giyim-kuşamı böylesine karmaşık bir soruna dönüşürken taşrada ve köy yaşamında durum eski açıklık ve yalınlığını korumuştur. 1860’larda Orta Asya’ya giderken Anadolu’dan geçen ve uzun süre kalan Türkolog A.Vambery bu değişim ve ayrımı şu şekilde ifade etmiştir: “ Türkler İslamiyet’in şartlarını gönülden benimsemekle beraber eski dinleri olan Şamanlığın da tesirinden kurtulamamışlar, daha doğrusu kurtulmak ve unutmak da istememişlerdir. Türkiye halkı şehirlerde başka, köylerde başka yaşarlar. Köyler eski Türklerin törelerini muhafaza eder. Kadınlar köylerde erkekleriyle beraber hayatın içindedir. Şehirler Araplaşmak istidadını göstermiştir. Bu da devletin bünyesinin tesiridir.”

            Orta Asya’daki Türk yaşamında da Anadolu köylerini andıran eski durum devam etmiştir, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yasaklamalara ve uygulamalara rastlamamıştır.

Osmanlı yönetiminin kadın kıyafeti hakkında aldığı önlemlere, zaman zaman getirdiği yasaklara ve toplumun değişik kesimlerindeki farklı değerlendirmelere, bunlardan doğan tartışmalara karşılık her alanda olduğu gibi kadınların giyim kuşamlarında da bir değişiklik, yeni bir anlayış meydana gelmiştir. Meşrutiyet’in ilanından az önce İstanbul’a gelmiş olan

Edmondo de Amicis, Bu değişikliği şöyle belirtmiştir: “ Kadınların eski yaşmağı ve hatlarını gizleyen feraceyi muhafaza ediyorlar. Gelgelelim, yaşmak tüylü bir hotozu gösterecek kadar şeffaflaşmış ve ferace genellikle Paris modasına göre dikilmiş bir elbisenin (fistanın) üzerine giyilmiştir.”

Dahası 20. Yüzyılın başlarında kimi Türk kadınlarının Avrupalılar gibi giyinip başlarına şapka bile giydikleri olmuştur, 1905’te 2. Abdülhamit’e verilen bir jurnalde, Turhan Paşa’nın kayınvalidesinin “şapka ile Hıristiyan kıyafetinde vapura bindiğinden” şikâyet edildiği görülmektedir.

Cumhuriyet döneminde işte bu inişli çıkışlı yollardan geçilerek ulaşılmıştır. Cumhuriyet Türkiye’sinde, erkeklerin şapka giymeleri için özel bir yasa çıkartılmışken, kadın giyim kuşamında böylesi bir yasal düzenlemeye gidilmemiştir. Bu konuda geleneklerin yanı başında, çağdaşlaşmanın gereği olan bir düşünce değişikliğinin doğmasına, eğitiminde buna yardımcı olmasına çalışılmıştır. Günümüzde kadın giyim-kuşamı, devlet görevlileri ile öğrenciler için geçerli olan yönetmeliklerin içerdikleri hükümler dışında, giyimi belirleyen ana etkenlerin etkisi altında doğal akışını sürdürmektedir.


  Yorumlar

1 layla sy 19/10/2015 22:27
kıyafet yaşamı kolaylaştırmalıdır. öyle kıyafetler varki yaşama der gibi

2 asuman 06/12/2014 20:36
senin adına sevindim.

3 elif gültekin 02/12/2014 22:57
mükemmel bir site

4 elif gültekin 02/12/2014 22:56
çok iyi ödevimden 100 aldım

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 4 Kayıt )   

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
--------UFUK KÜÇÜK----PİŞMANLIĞA MUŞTU---
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR